şaşkın yaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
şaşkın yaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mart 2009 Perşembe

bookworm - artworm

Bookworm, Ron Arad tasarımı bir kitaplık. Muhtemelen daha önce karşılaşmışsınızdır, en azından bir fotoğrafıyla. 'Ben canlısını da görmek istiyorum' diyenler için şu günlerde Paris'te, Centre Georges Pompidou'daki Ron Arad geçici sergisinde kendisi. Serginin geri kalanı da oldukça keyifli. Özellikle de Arad'ın akışkan ve renkli mimari tasarımları... Gerçi, sizin sanatsever-gezgin ayaklarınıza nispet yapar gibi bir köşeye tasarım tasarım koltukları dizmişler, önüne de set çekmişler; ama serginin sonunda size de ayırmışlar bir tane, kıpkırmızı, tam içine gömülmelik bir koltuk.

'Sırf kitaplık görmeye taa Pompidou'ya mı gidilir?' ya da 'Paris'e gittin de göre göre kitaplık mı gördün?' diyen olur mu? Hele de dışarıda güzelim Paris sokakları uzanırken... Tam burada durup uzun bir parantez açmak istiyorum, bir miktar da Paris'teki yol arkadaşım 'Le goût de Paris'den kopya çekerek - ve bir miktar baştaki sorulara cevap olarak.

Charles Baudelaire'e göre 'Kalabalıktan zevk alabilmek bir sanattır'*. Ne yazık ki ben henüz o sanata vâkıf değilim. Özellikle de hava kapalı ve boğucu iken. Bu nedenle, hazır ayaklarım beni Beaubourg'a kadar getirmişken Pompidou'ya atıverdim kendimi. Kaldı ki ben 'flâneur' (ya da sokak gezgini) tabir edilebilecek bir yaya değilim. Walter Benjamin 'Sokak gezgini kendi sığınağını kalabalıkta bulur' diyor Paris: 19. yy başkenti'nde. Ben ise kalabalıkta sığınaktan ziyade içinde nefes alınamayan bir bulut görüyorum. 'Bu ne gezentilik o zaman? Otursana evinde!' diyeceksiniz. Haklısınız. Elif gibi, Zeynep gibi, Sarper gibi, ve daha gibi gibi birlikte gezilesi insanlarla yapılacak yeni bir programa kadar tek başına şaşkın yaya olmaya ara veriyorum ben de. En azından kalabalık sokaklarda. Çünkü kalabalık bende, atılan her adımın tadını çıkarmaktansa, bir an önce son hedefe varma dürtüsü uyandırıyor.

Parantezi kapatıyorum.

Artworm'a gelince. Aslında bir obje ya da bir insandan ziyade bir fenomen artworm. Pompidou'nun meşhur yürüyen merdivenlerini tırmanırken geldi aklıma. Malumunuz, Pompidou 'bağırsakları dışarda' bir bina (bkz); üst katlara ön cephenin dışındaki tüplere yerleştirilmiş yürüyen merdivenlerle ulaşılıyor. Bu merdivenlerin iki tarafı da ayrı bir manzara: her şeyden önce nefes kesici bir Paris manzarasında kat kat yükseliyorsunuz (ya da gökyüzünden yavaş yavaş Paris'e iniyorsunuz...). Bir yandan da Pompidou'nun içindeki sanat kütüphanesine içiniz gidiyor; orada çalışmayı başaran öğrencileri kıskanıyorsunuz. Çalışmayı başaranlar diyorum zira müzenin arkasında, kütüphane girişinin önündeki kuyrukta beklemekte olanları pek de kıskanmadım açıkçası. Onları görünce MACBA'nın mütevazı ve her daim sakin kütüphanesinin kıymetini anladım =)

El yakan ama yine de iğne atsanız yere düşmez sergiler ve kitapçılar ardından yeniden güneşli ve dingin Barselona'ya geri döndüm. Şimdi İstanbul'dan yazıyorum size. Pazartesiden itibaren Barselona'dan yazıların gerisi gelecek...

À plus!



* Alıntılanan ilk cümlenin yer aldığı bölümün orijinal versiyonu: Il n'est pas donné à chacun de prendre un bain de multitude: jouir de la foule est un art; et celui-là seul peut faire, aux dépens du genre humain, une ribote de vitalité, à qui une fée a insufflé dans son berceau le goût du travestissement et du masque, la haine du domicile et la passion du voyage. Multitude, solitude: termes égaux et convertibles par le poëte actif et fécond. Qui ne sait pas peupler sa solitude, ne sait pas non plus être seul dans une foule affairée. (...) Charles Baudelaire. Le Spleen de Paris, 1869.

16 Şubat 2009 Pazartesi

bir şaşkın yayanın gezi anıları

Mevcut azıcık okuyucumun da ayakları kesilmiştir artık blogdan sanırım. Yine de, blogu düşünemeyecek miktarda çalkantılı bir aradan sonra, yeniden başlıyorum yazmaya. Bir gün geri dönmeye karar veren olursa diye ...

'Nerelerdeydin?' derseniz: 13 Aralık'tan beri değil tabii; ama bu aralarda bir yerde İtalya'daydım. İtalya görmemiş bir Sanat Tarihi öğrencisi olmanın verdiği suçluluk duygusunu daha fazla taşıyamayacığımı ve de zaten bir kaçamağa ihtiyacım olduğunu fark ettim. Ve kendimi Roma'da buluverdim. Floransa'ya da bir uğradım hazır yakınlarındayken.

Gezi anıları bloga geri dönmek için fena bir malzeme olmasa gerek. Ama, aman şunu gördüm bunu da gördüm yerine uzuuuun uzun yürüyüşlerim sırasında aklıma ve başıma gelenleri paylaşayım istiyorum.

Canım annem hep söyler -nitekim bu gezi sırasında da telefonda bana hatırlattı- harita okumayı öğrenmem gerektiğini. Bazen haritayı okumasına okuyorum da, sonra unutuyorum. Zira, haritayı pek sık kullanmadığımdan genel resim - 'the big picture' diyesim vardı çok - aklımda yer etmiyor pek. Turist görüntüsü pek hoşuma gitmediğinden yerel bir havaya bürünmek için elimden geleni yapıyorum. İşte bunlardan biri de haritayı elimde değil cebimin dibinde tutmak. Bazen, etrafımdaki şehir sakinleri tam da benim zararsız normal bir komşu olduğuma inandıkları sırada elimi cebimden çıkarıveriyorum avcumda haritayla. Bu arada, Romalıları bilemem ama, en azından diğer turistleri inandırmış olmalıyım ki iki üç kere bana adres soranlar oldu aralarından. Sanırım bu bende Enis Batur'un Paris anılarından kalma bir fantezi: gezdiği şehrin yerlisi gibi görünmek. Ne var ki, turist iken yerli ve yerli iken turist olabilmek bambaşka bir yazıya konu olacak denli kıymetli. Burda harcamayalım.

Bazen de harita yanlış oluyor. Gülce okuyor mu bilmem ama aklıma hep o geldi böyle durumlarda. Lisedeyken 'Soru yanlıııış' derdi arada =) Haritalar da sorular da yanlış olabiliyor bazen. Ya da en azından, net olmayabiliyor. İki durumla da karşılaştım otelin verdiği Roma haritasında. Bir de haritaların üzerine önemli binaların, eserlerin minyatür modellerini öyle bir yerleştiriyorlar ki bulundukları sokağın adını, şeklini okumak mümkün olmuyor. Ayrıca, turistik rehberler sadece gezmemizi salık verdikleri ya da uzunluğunu saygıya değer buldukları sokakların isimlerini bahşediyorlar bize. Malum sokağı bulamazsanız durum fena...

Bazen ise, gerçekten okuyamıyorum haritayı. Gerçi, geze geze geliştiriyorum yön duygumu ve harita okuma becerimi. Ayrıca, harita okuyamamak bende cahil cesareti ya da, daha iyimser bir bakışla, maceracı ruh diyebileceğimiz bir tutum yarattı. Sokağın gelişinden kestiriyorum diyelim nereye gideceğini... Şaka bir yana, sırf 'şu sokaktan da bir geçelim bakalım' diye diye Roma'da güzel kitapçılara ve bir üniversitenin Sanat Tarihi kütüphanesine denk geldim mesela. Ya da Florence School of Comics'in yerini keşfettim. Aslında böylece babacığımın 'hasan' felsefesinin faydaları da kanıtlanmış oldu benim için de =)

Ufak bir anekdotla kapatıyorum bu yazıyı; çünkü birden takıldım kaldım. Yine şaşkın yürüyüşlerimden birisi sırasında, günün sonlarına doğru ve şehrin neredeyse diğer ucundan otele dönerken nasıl olsa ana caddeye paralel diye giriverdim bir sokağa. Fakat, sokaklar sokaklara bağlandı, bir türlü ana caddeye geri dönemedim. Tam da, 'acaba gerçekten kayıp mı oldum?' diye aklımdan geçirmişken bir de baktım 'Via di panico'da yani Panik Sokak'tayım. Azıcık da olsa paniğim vardıysa da kayboldu. O gün en çok o an eğlendim diyebilirim. Roma da, Istanbul gibi, anekdota pek yatkın sokak isimleriyle dolu. Via di Panico onlardan sadece biri...

Son not: Bana söylediğini hatırlar mısın bilmem ama Italya'da moral tazelemek konusunda haklıymışsın kuzenim =)