sanat-sever etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanat-sever etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2009 Pazar

Duerme Negrita...

Daha Benedetti'nin yokluğuna alışamadan ruhuma huzur veren bir başka ses daha ayrıldı aramızdan: Mercedes Sosa, nam-ı diğer La Negra. Arjantin ulusunun, hatta Latin Amerika'nın sesi.

Anneannem ve teyzemin Meksika seyahatinde tur otobüsünde dinleyip, pek sevip bana söylemeleri sayesinde varlığından haberdar olmuştum. Daha ispanyolca anlamazken, sadece sesinin tınısına vurulmuşken bile zaman zaman ağlatacak kadar heyecanlandırırdı beni. 30 años albümünün fovist kapağı hayatıma giren ilk 'Latin Amerikalı' şeydi belki de.



En büyük üzüntülerimden biri de İstanbul'a konsere geldiği zaman hala İzmir'de yaşadığımdan onu canlı canlı dinleyememiş olmam.


En meşhur yorumlarından biri olan Gracias a la vida parçasını Türkiye'de sık sık duymak mümkün. Ben sizlerle kendi favorimi paylaşıyorum: Alfonsina ve deniz.

Albümü ilk dinlediğimden beri en sevidiğim parça olmasına rağmen hikayesini çok sonra ve tesadüfen öğrendim: Alfonsina Storni Arjantinli bir şair. Genç yaşta kendini denize bırakarak intihar etmiş. İşte bu şarkı da onun intiharını anlatan bir şiir aslında. Şöyle başlıyor: Denizin yaladığı yumuşak kumlar üstünden geri dönmüyor onun ayak izleri, acı ve sessizlikten ibaret bir yol derin sularda kayboluyor, dilsiz acılardan ibaret bir yol köpükler arasında bitiyor.


Alfonsina y el mar (Félix Luna - Ariel Ramírez)

Por la blanda arena que lame el mar
su pequeña huella no vuelve más,
un sendero solo de pena y silencio llegó
hasta el agua profunda.
Un sendero solo de penas mudas llegó
hasta la espuma.

Sabe Dios qué angustia te acompañó
qué dolores viejos, calló tu voz
para recostarte arrullada en el canto
de las caracolas marinas.
La canción que canta en el fondo oscuro del mar
la caracola.

Te vas Alfonsina con tu soledad,
¿qué poemas nuevos fuiste a buscar?
Una voz antigua de viento y de sal
te requiebra el alma y la está llevando
y te vas hacia allá como en sueños,
dormida, Alfonsina, vestida de mar.

Cinco sirenitas te llevarán
por caminos de algas y de coral
y fosforescentes caballos marinos harán
una ronda a tu lado.
Y los habitantes del agua van a jugar
pronto a tu lado.

Bájame la lámpara un poco más,
déjame que duerma nodriza en paz
y si llama él no le digas que estoy
dile que Alfonsina no vuelve.
Y si llama él no le digas nunca que estoy,
di que me he ido.


Alfonsina and the sea (http://jcarreras.homestead.com/ConcertSongs1.html)

From the soft sand lapped by the sea
Your little footprint will never come back
A path full of pain and suffering
Reaches the deep water
A path of silent grief
leads to the waves.


Only God knows what anguish you had
What ancient pains silenced your voice
Lying down, lulled by the song
Of the conch shells
The songs that the conches sing
In the dark depths of the sea.


Alfonsina, you have left with your loneliness
What new poems are you seeking?
An ancient voice of the wind and the sea
Breaks off your soul and carries it away
And you follow, as in your dreams,
Asleep, Alfonsina, clothed with the sea


Five little mermaids will take you
Along paths of seaweed and coral
And phosphorescent sea horses
Will swim around you
And the creatures of the water
Will soon play at your side.


Dim the lamp a little more for me
Let me sleep in peace
And if he calls, don't tell him that I'm here
Tell him that Alfonsina will not return
And if he calls don't ever tell him that I'm here
Say that I have gone.


Alfonsina, you have left with your loneliness
What new poems are you seeking?
An ancient voice of the wind and the sea
Breaks off your soul and carries it away
And you follow, as in your dreams,
Asleep, Alfonsina, clothed with the sea.




http://www.youtube.com/watch?v=ZzhpTA95Bnc&feature=related

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Geçti

01.07.09 ÇİFTE DOZ CAIXAFORUM

Pianist Jordi Sabatés eşliğinde Segundo de Chomón'un sessiz ama renkli filmleri.

Kelt grup Lau'yu dinleyerek ve uçan akordeonistlerini zevkle izleyerek biten gece.


23.06.09 SANT JOAN

Bir sabahtan diğer sabaha sokaklarda çatapat patlatmakla, havai fişek atmakla vb ışıklı-alevli-bol gürültülü yöntemlerle kutlanan yaz bayramı. Ertesi güne baş ve kulak ağrısı, burunda yanık kokusu ve kirlenmiş kıyafetlerden başka bir yaz neşesi bırakmayan -İspanyollara göre en uzun- gece.


09.06.09 PAU (Pruebas de Acceso a la Universidad)/ Selectividad

3 gün süreyle gençlerin iptal olduğu ispanyol ÖSS'si. İspanya'nın sınav nesliyle UB koridorlarında yüz yüze gelmek ve onlara hem acımak hem özenmek. 'Sınav böyle olur' dedirten içerik ve yöntem. İnsanı beş şıkka bölmeyen, adam gibi cümle kurmayı -adam gibi- öğreten sistem.



ve saire.

2 Haziran 2009 Salı

Bir başka cennet

Plastik Sanatlar ve Müzik dersim için hazırladığım ödevin henüz bir başlığı yok; ama merkez kavramı 'sinestesia' (birleşik duyum) ve temel sorusu 'Görme engellilere resim nasıl aktarılabilir?' Bu konuyu başka bir yerde değerlendirmeyi düşünüyorum (söylemem, sürpriz...). Burada bahsetmemin sebebi, konuyla ilgili araştırma yaparken Borges'in 'Körlük üzerine konferans'ına denk gelmiş olmam.

Borges sesini, hele de aksanını duymuş olmanın verdiği keyif bir yana; bir cümlesi bir türlü aklımdan çıkmadı: 'Cennet denince bazıları bir bahçe, bazıları bir saray hayal eder. Bense kendi cennetimi devasa bir kütüphane olarak düşlemişimdir hep.'

Borges 1955'te Arjantin Ulusal Kütüphanesi'nin başına getirilir. O tarihte Ulusal Kütüphane'de çeşitli dillerde toplam 900 bin kitap bulunmaktadır. Ve Borges o yıllardan bahsederken kendini ne kadar mutlu hissettiğini yukarıdaki cümlesinde anlatır.

Borges'in cennet tarifini daha ilk duyuşumda aklıma kendi 'evim' (çekirdek aile, çocukluk yılları ve mekânlar karışımı, taşınabilir bir değerler bütünü olan 'ev') geldi. Duvarların kütüphaneye çevrildiği, her kitabın kutsal olduğu, herhangi bir kitabı yere bırakanların ayıplandığı, satın alınan hiçbir kitabın gün gelip kütüphaneden ayrılmasının kabul edilmediği, ödünç verilenlerin geri dönüşünün sabırsızlık ve huzursuzlukla beklendiği... evim.

Çocukken, ve hala, bir gün evim olursa içinde olmasını istediğim şeylerden birisinin kocaman, sürgülü merdiveni olan bir kütüphane olduğunu hatırladım.

Sonra, sevdiğim kitapçıları anımsadım -çünkü biri tam da benim sevdiğim gibi merdivenli. İstanbul'da, Brüksel'de, Barselona'da, ve başka şehirlerde. Her birinin rengini, ışığını, diğerlerinden ayrılan özelliğini düşündüm.

Paris'e ilk gidişimdeki Bibliothèque Nationale 'şokumu' hatırladım. Cam kapının ardından izlemekle yetinmek zorunda kaldığım ihtişamlı salonu... Salamanka'da eskiden raflarına zincirlenen kitapları, kitap yürütenleri 'dışlanmakla' tehdit eden yüz yıllık uyarıyı hatırladım. Üniversitedeki kütüphane küskünlüklerimi düşünüp buruldum biraz. Barselona'daki müptelalığımı düşünüp şaşırdım. Katalunya Ulusal Kütüphanesi'nin arka odalarını, ellerimde beyaz eldivenlerle karıştırdığım yorgun ve incingen kitapları hatırlamaya çalıştım. Maillerimdeki 'en güzel kütüphaneler' ve 'en güzel kitapçılar' dosyalarına yeniden bakasım geldi.

Aslında içi boş bir takıntı olduğundan şüphe etmeye başladığım kitap alma alışkanlığımı bir kez daha sorguladım. Alma ve okuma hızlarımı karşılaştırıp kendime kızdım. Şimdiden odama sığamadığımı hatırlayıp biraz gerildim yine. Kendime, her şeyi biriktirmek ve her şeyi atmak dürtülerimin gel-giti arasında kitaplarımın hali ne olacak diye sordum. Ya da yer değiştirme vakti geldiğinde neler olacak diye...

İstanbul'u özlememin bir sebebinin de bir kitapçıya girince türkçe dolu raflar bulmak olduğunu fark ettim. Orhan Veli'yi, Özdemir Asaf'ı, Atilla İlhan'ı ekrandan değil kağıttan okumayı özlediğimi tekrarladım içimden. Mümkünse solmuş, eski bir baskıdan...(ve tabii, bunu düşününce ister istemez aklıma annemin eski kitapları, Eflatun Cem Güney'in Masallar'ını kendisi masal gibi bir kitaptan
okumanın hazzı da geldi)

Ve başucumdaki kitabın kapağını hala açmadığımı fark ettim şimdi... O yüzden burda bitiriyorum.

17 Mayıs 2009 Pazar

Then I heard her voice...



Bir başka Barça maçını (Athletic Bilbao-F.C.Barcelona: Kraliyet Kupası Finali) daha feda ederek 13 Mayıs Çarşamba akşamı Sant Feliu Kilisesi'nde Yasmin Levy konserine gittim.

Kendisi geçen yıl İstanbul Jazz Festivali'ne geldiğinde gidip dinleyememiştim; içimde kalmıştı. Barselona'da konser vereceğini öğrenince fırsatı kaçırmadım.

Mano Suave albümü zaten sık sık dinlediğim, pek beğendiğim bir albüm. Yani güzel bir konser olacağını tahmin etmiştim. Fakat Yasmin Levy'nin sesi aslında kat kat daha güzelmiş. Canlı canlı dinlerken kulaklarımdan giren ses, gözlerimin yaşarmasına; karnımın düğümlenmesine; tüylerimin diken diken dikilmesine sebep olacak şekilde bütün vücudumu dolaştıktan sonra uzun süre tekrar kulaklarımda çınladı. Su gibi, meltem gibi, dalga dalga bir ses Yasmin Levy'ninki.

Levy, konserine başlarken 'Burda olmanızdan anlıyorum ki sizler futbol sevmiyorsunuz!' dese de kapıya yaslanmış konseri dinliyor gözüken adamın kulaklığından gelen sesler bazılarımızın aynı anda iki yerde birden olmak isterdiğinin kanıtıydı. Yine de, her golde sokaklar inlediğinden maçı takip etmek pek zor olmadı.

Kaldı ki konser maçı aratmayacak kadar tatlı anlar yaşattı. Özellikle de arka sıralardan Una Ora parçasına oynaya oynaya eşlik eden biz iki türk kızına =) İlginç bir şey keşfettik bu arada: İspanyollar ritim tutmak için ellerini önce tek sonra iki kez çırpıyorlar; bizim tersimize. Kolay gibi gözükse de ben çok zorlandım ispanyol usulü el çırpmada...



http://www.youtube.com/watch?v=27mi9IBb8h4

16 Mayıs 2009 Cumartesi

Ben bu gecelerin adamıyım!

Yazılmayı hevesle bekleyen 3-4 başlık öyle bekleyedursun, ben size bu geceki planlarımdan bahsetmek istiyorum.

Hadise'yi ve Soraya'yı izlemek için televizyon başında olamayacağım. Eurovision haberlerini yarın gazetelerden, internetten, izleyenlerden alırım artık.

Bu gece Müze Gecesi (Nit dels museus)! 40 ülkede bu gece müzeler ve galeriler, açık ve ücretsiz olmakla kalmayıp bir de müzik-dans-tiyatro ve benzeri etkinliklerle -ve muhtemelen kokteylerle- karşılayacak ziyaretçilerini. 2007 Mayıs'ında Roterdam'da geçirdiğim, bazı görüntülerini hala unutamadığım Museum Night'a bu sefer biraz daha hazırlıklı katılıyorum: Generalitat de Catalunya'nın internet üzerinden yapacağı El Joc dels Museus yarışmasına kaydımı oldum. 18 Mayıs-12 Haziran tarihleri arasında her gün bir soruya doğru yanıt verip diğerlerini geçmeye çalışıcam. Kazanacağımı sanmıyorum; sırf nasıl bir şeymiş bir göreyim diye katılıyorum =). Ayrıca bu akşam fotoğraf makinamı yanımdan ayırmıyorum; beğendiğim bir fotoğraf çekebilirsem Generalitat'ın flickr'da düzenlediği ve bu geceye özel fotoğraf yarışmasına da katılırım belki. Bunun yanında organizasyonun Barselona ayağının web sitesindeki 12 farklı 'yol' önerisini ve etkinliğe katılan 27 müzenin bu geceki programlarını da not ettim, yanıma alıyorum.

Bir yarım saat sonra da evden çıkıp ilk durak olan (yine ve yeniden) CaixaForum'la başlıyorum bu geceye (Brezilya müziği konseriyle). Gece dediysem; hava henüz aydınlık, güneşli ve hafif esintili...

25 Nisan 2009 Cumartesi

Michelangelo - Miquel Barceló

Barselona'daki en uğrak mekânlarımdan biri olan Fundació Caixa'daydım az önce. Yarın bitecek olan Joaquim Mir sergisini gezmeye gittim. Çıkışa yönelmişken soldaki ufak salon yolumu kesti. Miquel Barceló'nun Birleşmiş Milletler'in Cenevre'deki binasında, İnsan Hakları ve Medeniyetler Birliği Salonu'nun tavanını kaplayan eseriyle (El Mar) ilgili ufak bir sergi vardı salonda.



El Mar (Deniz), Foto: REUTERS/Denis Balibouse, (www.miquelbarcelo.info)


Serginin girişinde Deniz'in ufak bir maketi yer alıyor. Altına yerleştirdikleri aynadan boynunuz ağrımadan izleyebiliyorsunuz maketi. Ayrıca Barceló'nun eserine kaç kilo boya vb malzeme gittiği, eserin kaç etapta tamamlandığıyla ilgili bilgiler de mevcut.

Ben bütün bu bilgileri atlayıp yazının etiketine sadık kalarak aklımdan bir anda geçen bir tespiti paylaşmak istedim sizle. Sergide eserin perde arkasını gösteren bir video mevcut. Orada Barceló'nun 'dikit denizi'ni boya pompalarıyla nasıl renklendirdiğini izleyebiliyorsunuz. Bir ara, Barceló tavanda kurulan platformda yere uzanıyor ve denizini izliyor. O an aklıma Sistin Şapeli geldi. Hiçbir şekilde, iki ressamı karşılaştırmak değil amacım. Sadece, ilginç bir tekerrür gibi geldi bana. Michelangelo'nun da muhtemelen bir zaman böyle eserini izlediği ve aslında gerçekten de yaptığı ilk versiyonu beğenmeyip sil baştan başladığı geldi gözümün önüne. Ve birilerinin de o sırada onu izlediği.

Bu irkilme yazılmayı bekleyen 2 yazının önüne geçiverdi işte... Yakında görüşürüz o zaman =)

19 Mart 2009 Perşembe

bookworm - artworm

Bookworm, Ron Arad tasarımı bir kitaplık. Muhtemelen daha önce karşılaşmışsınızdır, en azından bir fotoğrafıyla. 'Ben canlısını da görmek istiyorum' diyenler için şu günlerde Paris'te, Centre Georges Pompidou'daki Ron Arad geçici sergisinde kendisi. Serginin geri kalanı da oldukça keyifli. Özellikle de Arad'ın akışkan ve renkli mimari tasarımları... Gerçi, sizin sanatsever-gezgin ayaklarınıza nispet yapar gibi bir köşeye tasarım tasarım koltukları dizmişler, önüne de set çekmişler; ama serginin sonunda size de ayırmışlar bir tane, kıpkırmızı, tam içine gömülmelik bir koltuk.

'Sırf kitaplık görmeye taa Pompidou'ya mı gidilir?' ya da 'Paris'e gittin de göre göre kitaplık mı gördün?' diyen olur mu? Hele de dışarıda güzelim Paris sokakları uzanırken... Tam burada durup uzun bir parantez açmak istiyorum, bir miktar da Paris'teki yol arkadaşım 'Le goût de Paris'den kopya çekerek - ve bir miktar baştaki sorulara cevap olarak.

Charles Baudelaire'e göre 'Kalabalıktan zevk alabilmek bir sanattır'*. Ne yazık ki ben henüz o sanata vâkıf değilim. Özellikle de hava kapalı ve boğucu iken. Bu nedenle, hazır ayaklarım beni Beaubourg'a kadar getirmişken Pompidou'ya atıverdim kendimi. Kaldı ki ben 'flâneur' (ya da sokak gezgini) tabir edilebilecek bir yaya değilim. Walter Benjamin 'Sokak gezgini kendi sığınağını kalabalıkta bulur' diyor Paris: 19. yy başkenti'nde. Ben ise kalabalıkta sığınaktan ziyade içinde nefes alınamayan bir bulut görüyorum. 'Bu ne gezentilik o zaman? Otursana evinde!' diyeceksiniz. Haklısınız. Elif gibi, Zeynep gibi, Sarper gibi, ve daha gibi gibi birlikte gezilesi insanlarla yapılacak yeni bir programa kadar tek başına şaşkın yaya olmaya ara veriyorum ben de. En azından kalabalık sokaklarda. Çünkü kalabalık bende, atılan her adımın tadını çıkarmaktansa, bir an önce son hedefe varma dürtüsü uyandırıyor.

Parantezi kapatıyorum.

Artworm'a gelince. Aslında bir obje ya da bir insandan ziyade bir fenomen artworm. Pompidou'nun meşhur yürüyen merdivenlerini tırmanırken geldi aklıma. Malumunuz, Pompidou 'bağırsakları dışarda' bir bina (bkz); üst katlara ön cephenin dışındaki tüplere yerleştirilmiş yürüyen merdivenlerle ulaşılıyor. Bu merdivenlerin iki tarafı da ayrı bir manzara: her şeyden önce nefes kesici bir Paris manzarasında kat kat yükseliyorsunuz (ya da gökyüzünden yavaş yavaş Paris'e iniyorsunuz...). Bir yandan da Pompidou'nun içindeki sanat kütüphanesine içiniz gidiyor; orada çalışmayı başaran öğrencileri kıskanıyorsunuz. Çalışmayı başaranlar diyorum zira müzenin arkasında, kütüphane girişinin önündeki kuyrukta beklemekte olanları pek de kıskanmadım açıkçası. Onları görünce MACBA'nın mütevazı ve her daim sakin kütüphanesinin kıymetini anladım =)

El yakan ama yine de iğne atsanız yere düşmez sergiler ve kitapçılar ardından yeniden güneşli ve dingin Barselona'ya geri döndüm. Şimdi İstanbul'dan yazıyorum size. Pazartesiden itibaren Barselona'dan yazıların gerisi gelecek...

À plus!



* Alıntılanan ilk cümlenin yer aldığı bölümün orijinal versiyonu: Il n'est pas donné à chacun de prendre un bain de multitude: jouir de la foule est un art; et celui-là seul peut faire, aux dépens du genre humain, une ribote de vitalité, à qui une fée a insufflé dans son berceau le goût du travestissement et du masque, la haine du domicile et la passion du voyage. Multitude, solitude: termes égaux et convertibles par le poëte actif et fécond. Qui ne sait pas peupler sa solitude, ne sait pas non plus être seul dans une foule affairée. (...) Charles Baudelaire. Le Spleen de Paris, 1869.

5 Kasım 2008 Çarşamba

Çeviride çorba olanlar...

Şurda bahsettiğim Mucha konferansına gittim bu akşam.

Her şey, Caixa Forum'a olan gizli hayranlığım dahil, bir yana; konferansın tadına pek varamadım. Konferans ingilizce olduğundan herkes simültane çeviri kulaklıklarını takmış, sesini de sonuna kadar açmıştı. Ben fırsattan istifade bir doz ingilizce almak istemiştim ama dikkatimi toparlayabilmek için biraz mücadele etmem gerekti.

kulaklıkların ucundan sallanan kutucukların bir o yandan bir bu yandan tok bir sesle yere düşmesine paralel, kulaklıkları çıkarmadan yanındakine bağıra bağıra bir şeyler 'fısıldamaya' çalışanlar da oldu mesela. Tabii girip çıkıp duranlar da...

Gerçi, baştaki kriz anlarını atlattıktan sonra biraz daha kolaylaştı anlatıcıyı duymam. Abartmayı severim ben =) Bakmayın şikayet ettiğime, güzel bir konferanstı sonuç olarak.

Bir de manşet: Barselona Akdeniz'in başkenti oldu. Akdeniz Birliği'nin Genel Sekreterliği Barselona'ya kurulacak ve projeler burdan yönetilecek. Bu cumartesi kutlama konseri varmış Katedral Meydanı'nda. Maria del Mar Bonet, buranın meşhur bir şarkıcısı, verecekmiş konseri. Gitmeyi umuyorum =)

23 Eylül 2008 Salı

Ben müze gezmekten ne anlarım zaten...

Ziyaretçilere ters davranan müze görevlileri sinirimi bozuyor...

Bu tip görevliler şöyle alt gruplara ayrılıyor:

1. Bilet kuyruğunun başında durup, 'Sen sıranın ne zaman geldiğini anlamazsın, şimdi otur oturduğun yerde. Sonraki, diye emrettiğimde boş olduğunu gördüğün -onu da göremiyosun zaten!- gişeye git!' der gibi, sanki hapisaneye yeni gelen mahkumları banyo kuyruğuna sokarmış gibi davrananlar

2. Yanlış kapıdan, kuyrukta bekleyen kalabalıkları yara yara çıkmaya çalışırken onu duymamış olan -zaten duysa da muhtemelen ana dilinde olmayan bu uyarıyı anlamayacak olan- ziyaretçiyi sanki köpeğini çağırırmış gibi ıslıkla çağırmaya çalışanlar

3. Cep telefonuyla konuştuğu için kendisini duymayan bir ziyaretçiyi bu sefer bağırarak uyarmaya çalışan ve böylece o ana kadar durumdan -bırakın rahatsız olmayı- haberdar olmayan diğer ziyaretçileri kendisi rahatsız edenler

4. Yüzünüze ukala ukala ve kelimesi kelimesine 'Aman kapı koluna dokunmayın, onun restorasyonuna ne kadar para harcandı biliyor musunuz, bir şey olursa ömür boyu çalışsanız ödeyemezsiniz!' demekten utanmayanlar (Bunu hatırladıkça hala kan beynime sıçrıyor. Söyleyenin kafasını kapı koluyla kırası geliyor insanın...)


ve saire...


Bu tiplerin kimiyle şahsen muhattap oldum, kimine sadece tanık oldum. Ve bir iki tanesiyle bugün yeniden karşılaşınca yazasım geldi. Daha niceleri var tabii ama aklıma gelenler şimdilik böyle.

Ziyaretçiler de tip tip tabii. Kabul ediyorum ki onların da bir kısmı sinir bozucu oluyor. Yani bazen görevliler de sinirlenmekte haklı oluyorlar. Ama saygısızlıkta haklı olmuyor bence.

Bunun yanında, gününüzü aydınlatan görevliler de oluyor. Yüzünüze 'müzenin planını hala ezberleyemedin mi be şapşal turist' der gibi bakmayan, nerden çıkacağınızı açık ve net bir şekilde tarif eden güler yüzlü görevliler gibi.

Kısacası ben bugün biraz müze gezdim Barselona'da =)

22 Eylül 2008 Pazartesi

'Mucha' Chocolate Barcelona

Caixa Forum'daki Alphonse (ya da Alfons, kaynaklar kararsız) Mucha sergisi sanırım heyecanla bekleniyormuş Barselonalılar tarafından. Zira sergi Mayıs 2008'den bu yana İspanya turunda ve Barselona'dan önce Madrid'te 350 bin kişi tarafından gezilmiş. Sergide yazdığına göre bu, İspanya'da açılan böyle geniş kapsamlı ilk Mucha sergisiymiş... Güzel de bir sergi. (Bu arada Caixa Forum Türkiye'deki Yapı Kredi Sanat misali, La Caixa isimli bir bankanın kurduğu önemli bir sergi merkezi.)

İspanya'nın -bence- en baba Rock şarkıcısı Joaquín Sabina'nın bir şarkısı vardır, 'Yo quiero ser una chica Almodóvar' (Ben bir Almodóvar kızı olmak istiyorum) diye. İşte ben de bir Mucha kızı olmak istiyoruuuuum! Çiçeklerden bir tacın altında, saçlarına yıldızlar dolanmış, tül tül elbisesiyle adeta boşlukta akıp giden bir kız...

Mucha'nın (Çekler 'Muha' diye okuyor bu ismi) en çok dekoratif panolarına hayranım: her biri dörder panodan oluşan sanatlar; çiçekler; günün saatleri; ay ve yıldızlar -panolar içinde de en çok bu serinin karşısında eriyorum-; değerli taşlar ve mevsimler serileri. (Panoları ve ilerde adı geçen eserleri görmek için tıklayın=)) Tabii Sarah Bernhardt'lı tiyatro afişleri de (özellikle Medea) unutulmaz. Sarah Bernhardt da Mucha'nın afişlerine hayranmış. Hatta hep onunla çalışmak için özel bir anlaşma yapmış. Ve tabii ünlü anekdota göre Medea'da kullanılacak takılar arasında aslında olmayan, tamamen Mucha'nın hayalgücünün ürünü yılanlı takıyı Bernhardt o kadar beğenmiş ki Fouquet'ye aynısını yaptırmış. -Alexandre Fouquet, eserleri karşısında eriyip bittiğim bir diğer Art Nouveau ilahı, dönemin en önemli takı tasarımcısı.- Mucha-Fouquet dayanışması bundan sonra da devam etmiş.

Bunların yanında Zodiac, Rêverie, Princesse Hyacinthe, Job sigara reklamı, Amattler çikolataları reklamı, 1900'da Paris'teki Exposition International için yaptığı çalışmalar da Mucha'nın en ünlü eserleri arasında yer alıyor. Açıkçası sigaraya dair sevdiğim tek şey Mucha'nın Job reklamı için yayptığı afiş sanırım =p Bütün bunların yanında Mucha'nın yağlıboya resimleri de çok etkileyici. Aralarında beni en çok etkileyen kızı Jaroslava'nın portresi oldu. Kızın gözlerindeki ateş hipnotize edici sanki.


Sergiyi gezdikten sonra bir dolu Mucha kartpostalı aldım. Bu yazıyı yazarken isimlerde hata yapmamak için kartlara baktım ve fark ettim ki daha bir sürü almalıymışım... Neyse, Caixa Forum bana yürüme mesafesinde =P Ayrıca sergi dahilinde Mucha hakkında düzenlenen konferanslardan birine de bilet aldım (1 euro), Mucha ve Sembolizm). Burada bir parantez açmak istiyorum: Söz konusu konferansa bilet bulduğuma inanamıyorum. Zira Barselona'daki büyük geçici sergilerin hepsiyle birlikte bir de konferans dizisi hazırlanıyor. Ve bu konferansların biletleri hemen bitiyor. Benim Mucha sergisi açıldıktan 3 gün sonra hala bir konferansa yer bulabilmem güzel oldu yani =) Bu durum İstanbul Film Festivali biletlerine kavuşmak için aşılması gereken kuyrukları hatırlattı bana... Ah İstanbul! Şimdi Film Ekimi kuyruğunda olmak vardı...


Mucha konusunda kendimi daha fazla kaybetmeden diğer başlığa geçeyim. Woody Allen'ın yeni filmi Vicky Cristina Barcelona adını aldığı şehirde vizyona girdi. La Vanguardia'ya göre Barselonalılar filmi yeterince beğenmişler ama filme hayran da kalmamışlar. 'Barselona'nın en turistik, en yüzeysel halini göstermiş Woody Allen' diyordu röportaj yapılan izleyicilerden biri. Ben de izleyeyim bakiim diyordum. Hem ne zamandır (!) Bardem'i göremiyorduk beyaz perdede... Ne var ki bundan önce iki kere gittiğim ve Barselona'da bildiğim tek sinemada katalanca seslendirmeyle oynuyormuş film =( Neyse ki orijinal versiyonun gösterileceği bir başka sinema buldum yakınlarda. En kısa zamanda 'görücem' bu filmi. Duyduğuma göre Film Ekimi'ne de geliyormuş ;)

İşte bugün de böyle geçti bu çılgın şehirde.

Adéu!