böyle bir şeyler oldu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
böyle bir şeyler oldu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Mart 2010 Pazartesi

kardan kadın

Bugün 8 Mart: Dünya Kadınlar Günü. Buradaki adıyla Dia Internacional de la Dona Treballadora. Kutlu olsun.

-

Bugün 8 Mart: Katalunya kar altında donmakta.

Bugün Katalunya kapsamında üniversiteler -çoğu dağ başında olan- kampüslerini boşalttı. Öğretimin her kademesinde bir çok ders iptal edildi. Ve kar öğlen saatlerinde Barselona'ya ulaştı. Şu anda Barselona'da otobüsler çalışmıyor. Yollar tıkalı. İnsanlar trenlerde ve ya arabalarında mahsur. İşten eve dönemiyorlar. Metro ilk defa bir pazartesi günü bütün gece açık kalacak (normalde her cumartesi bütün gece işliyor). Katalan televizyonları saatlerdir olağanüstü hal modunda yayın yapıyor.

Üniversite Meydanı, Katalunya Meydanı, Passeig de Gràcia ve Barselona'nın diğer bütün turistik-merkezi noktaları bembeyaz.

Geçen yaz Giulia y Los Tellarini'nin Vicky, Cristina, Barcelona'nın fonunu süsleyen şarkısına takılmış 'hace un calor que te deja frío por dentro...' (öyle sıcak ki dışarısı, için üşüyor kendi soğundan gibi bir şey) diye mırıldanırken, şu dakikalarda tam bir ispanyol ve tam bir katalan gibi 'hace un frío que te cagas!' (soğuktan altımıza ...ıyoruz -kelimesi kelimesine çeviridir valla, edepsizliğimden değil) diye yakınıyoruz. Ama her şeye rağmen Drassanes metrosu hala yaz kokuyor. Yani nem kokuyor da diyebiliriz.

Kar altında Gran de Gràcia'yı yürüdüm ya; Universitat Meydanı'nı, fakültemi, 'arka pencere'mi kar altında gördüm ya... artık Barselona'da çok şey görmüş sayabilirim kendimi. Oi? (Katalanca değil mi?)

Kar fırtınasının Barselona'yı sabaha karşı terk etmesi öngörülüyor. Katalanların hava durumu alanındaki uzmanlığı düşünülürse... -sadece TV3'de sayısını unuttuğum kadar meteoroloji programı var; en popüler komedi programının en popüler tiplerinden biri ana haberlerdeki hava durumu sunucusunun taklidi vs. Diyordum ki, Katalanların hava durumu alanındaki uzmanlığı düşünülürse buna inanasım var. Bu yağış 1986'daki kar dalgasıyla karşılaştırılıyorsa da, şahsi tarihimden yola çıkarak ben geçen yıl şahit olduğum ve birkaç saatte ağaçları, trafik lambalarını, tabelaları yerinden söken, bir lisenin spor salonunu yıkan rüzgar dalgasıyla karşılaştırıyorum: Barselona'da şahit olduğum ikinci olağanüstü hal.

La Vanguardia'nın sitesinde konuyla ilgili haberleri okuyabilir; fotoğraf ve videolara göz atabilirsiniz.


Aşağıdaki fotoğraflar ise Anna ve Madou tarafından evimin 'arka penceresi'nden, yani bizim bloğun iç avlusuna bakan terasımızdan çekilmiştir. İlk ikisinde karla kaplı gördüğünüz benim yeniden yıkanmaya mahkum fuşya çarşafımdır... Sonuncusu da daha cumartesi saatleeeerce güneşlendiğimiz balkonumuzun bu akşamüstü itibariyle halidir.








Ve Giulia y Los Tellarini'nin şarkısı da aşağıdadır; içimiz ısınsın diye.

kardan kadın

Bugün 8 Mart: Dünya Kadınlar Günü. Buradaki adıyla Dia Internacional de la Dona Treballadora. Kutlu olsun.

-

Bugün 8 Mart: Katalunya kar altında donmakta.

Bugün Katalunya kapsamında üniversiteler -çoğu dağ başında olan- kampüslerini boşalttı. Öğretimin her kademesinde bir çok ders iptal edildi. Ve kar öğlen saatlerinde Barselona'ya ulaştı. Şu anda Barselona'da otobüsler çalışmıyor. Yollar tıkalı. İnsanlar trenlerde ve ya arabalarında mahsur. İşten eve dönemiyorlar. Metro ilk defa bir pazartesi günü bütün gece açık kalacak (normalde her cumartesi bütün gece işliyor). Katalan televizyonları saatlerdir olağanüstü hal modunda yayın yapıyor.

Üniversite Meydanı, Katalunya Meydanı, Passeig de Gràcia ve Barselona'nın diğer bütün turistik-merkezi noktaları bembeyaz.

Geçen yaz Giulia y Los Tellarini'nin Vicky, Cristina, Barcelona'nın fonunu süsleyen şarkısına takılmış 'hace un calor que te deja frío por dentro...' (öyle sıcak ki dışarısı, için üşüyor kendi soğundan gibi bir şey) diye mırıldanırken, şu dakikalarda tam bir ispanyol ve tam bir katalan gibi 'hace un frío que te cagas!' (soğuktan altımıza ...ıyoruz -kelimesi kelimesine çeviridir valla, edepsizliğimden değil) diye yakınıyoruz. Ama her şeye rağmen Drassanes metrosu hala yaz kokuyor. Yani nem kokuyor da diyebiliriz.

Kar altında Gran de Gràcia'yı yürüdüm ya; Universitat Meydanı'nı, fakültemi, 'arka pencere'mi kar altında gördüm ya... artık Barselona'da çok şey görmüş sayabilirim kendimi. Oi? (Katalanca değil mi?)

Kar fırtınasının Barselona'yı sabaha karşı terk etmesi öngörülüyor. Katalanların hava durumu alanındaki uzmanlığı düşünülürse... -sadece TV3'de sayısını unuttuğum kadar meteoroloji programı var; en popüler komedi programının en popüler tiplerinden biri ana haberlerdeki hava durumu sunucusunun taklidi vs. Diyordum ki, Katalanların hava durumu alanındaki uzmanlığı düşünülürse buna inanasım var. Bu yağış 1986'daki kar dalgasıyla karşılaştırılıyorsa da, şahsi tarihimden yola çıkarak ben geçen yıl şahit olduğum ve birkaç saatte ağaçları, trafik lambalarını, tabelaları yerinden söken, bir lisenin spor salonunu yıkan rüzgar dalgasıyla karşılaştırıyorum: Barselona'da şahit olduğum ikinci olağanüstü hal.

La Vanguardia'nın sitesinde konuyla ilgili haberleri okuyabilir; fotoğraf ve videolara göz atabilirsiniz.


Aşağıdaki fotoğraflar ise Anna ve Madou tarafından evimin 'arka penceresi'nden, yani bizim bloğun iç avlusuna bakan terasımızdan çekilmiştir. İlk ikisinde karla kaplı gördüğünüz benim yeniden yıkanmaya mahkum fuşya çarşafımdır... Sonuncusu da daha cumartesi saatleeeerce güneşlendiğimiz balkonumuzun bu akşamüstü itibariyle halidir.








Ve Giulia y Los Tellarini'nin şarkısı da aşağıdadır; içimiz ısınsın diye.

2 Kasım 2009 Pazartesi

LES LUTHIERS!

Les Luthiers Arjantinli bir 'müzikal komedi' grubu. Instituto Cervantes'teki derslerden birinde izlemiştim ilk. 'La gallina dijo eureka!' (Ve tavuk eureka dedi!)parçasını dinlemiştik sınıfta. Daha sonra, hayatın her alanına yaptığım gibi, sıkılana kadar bütün gösterilerini -en azından Cervantes'te DVDsi olanları- ard arda ve tekrar tekrar izlemiştim. Bir süre unutmuştum.

Geçenlerde Madrid'e geleceklerini duyduğumda hatırlar gibi olmuştum. Favori Luthier'im Daniel Rabinovich'in Barselona'ya, Casa América'da bir sohbete geldiğini tesadüfen fark ettiğimde yeniden saldırdım Les Luthiers klasiklerine... Bütün hafta sabah uyandığımda ilk iş ve uyumadan önce son iş olarak en sevdiğim Les Luthiers sahnelerini izledim (youtube'tan, ne işim varsa elalemin sitesinde...). Ve bugün muradıma erdim. Rabinovich'i canlı canlı dinledim (sohbeti 2 saat ayakta izlemek pahasına; nedense pek yorulmadım =P). Üstelik grupla yakından alakalı 2 kişiyi daha tanıdım: grubun kurucusunun oğlu Sebastian Masana ve grubun 'resmi' tarihçisi Kolombiyalı gazeteci Daniel Samper. Bir de önümüzdeki Kasım'da Barselona'ya geliyorlarmış; gün sayıyorum şimdiden =)

Les Luthiers 60ların sonlarında Buenos Aires Universitesi Mühendislik Fakültesi korosundan bir grup öğrenci tarafından kuruluyor. Grubun kurucusu Gerardo Masana 1973'te lösemiden ölüyor. Ancak grup bugüne kadar, yani 40 yılı aşkın süredir Latin Amerika'yı ve İspanya'yı güldürmeye devam ediyor. Grup üyelerinin kimisi biyolog kimisi avukat vb. Bir yandan okurken bir yandan da sıkı bir müzik eğitimi almışlar. Ve okudukları meslekleri hiç yapmamışlar. Grubun detaylı tarihçesini www.lesluthiers.com sitesinde bulabilirsiniz. O yüzden daha fazla uzatmıyorum bu kısmı.

Les Luthiers'nin gösterileri esprili ve bol kelime oyunlu şarkı sözleri, farklı türlerde (bolero, tango, bossa nova vb latin ritimleri, klasik müzik, folklorik müzikler...) kaliteli besteler, grubun kendi tasarımı enstrümanlar ve dinamik bir teatralizasyonu harmanlıyor. Ayrıca her gösteri bir hikaye etrafında dönüyor. Örneğin şu andaki gösterileri Lutherapia bir adamın terapi sürecini ve sonunda nasıl iyileştiğini anlatıyor-muş.

Şu anda 5 kişiden oluşan grubun her elemanı başlı başına bir karakter. Örneğin anlatıcı rolünü her zaman Marcos Mundstock (sarışın, hafif kel, sakal ve bıyıklı) üstleniyor. Daniel Rabinovich (bıyıklı) grubun galanı diyebiliriz. Carlos Nuñez (kıvırcık saçlı, sakal ve bıyıklı) hafif şapşal ama oldukça romantik ve ince ruhlu bir piyanist. Jorge Maronna sessiz bir centilmen; yere bakan yürek yakan tipten. Carlos López, grubun tek bembeyaz saçlı elemanı olmasına rağmen aynı zamanda en çocuk ruhlu ve en 'ani hareket yapar' üyesi.

Biraz da yürek yakan o malum arjantin aksanından olsa gerek, Les Luthiers'yi dinlemek çok keyif veriyor bana. Ama ispanyolca bilmeyen okura aynı keyfi verir mi bilmiyorum. Onun için sizinle, favorim olmasa da, grubun ender ingilizce parçalarından birini paylaşıyorum: 'Lazy Daisy'. Yaklaşık 2 dakikalık bir giriş yapıyor anlatıcı Marcos. Hikaye çok uzun, o yüzden geçiyorum. Şarkıyı söyleyen 3lüden ortadaki Carlos Núñez, sizin sağınızdaki Carlos López ve solunuzdaki üyenin adını ne yazık ki bulamıyorum. Şu anda grupta değil kendisi. Başlangıçta yeyeyeyeyeaaaaa diye çığırtan Daniel Rabinovich ve gitarist Jorge Maronna.


İyi seyirler =) Ciao!





http://www.youtube.com/watch?v=L1pCOdn2tHw&feature=related

4 Ekim 2009 Pazar

Duerme Negrita...

Daha Benedetti'nin yokluğuna alışamadan ruhuma huzur veren bir başka ses daha ayrıldı aramızdan: Mercedes Sosa, nam-ı diğer La Negra. Arjantin ulusunun, hatta Latin Amerika'nın sesi.

Anneannem ve teyzemin Meksika seyahatinde tur otobüsünde dinleyip, pek sevip bana söylemeleri sayesinde varlığından haberdar olmuştum. Daha ispanyolca anlamazken, sadece sesinin tınısına vurulmuşken bile zaman zaman ağlatacak kadar heyecanlandırırdı beni. 30 años albümünün fovist kapağı hayatıma giren ilk 'Latin Amerikalı' şeydi belki de.



En büyük üzüntülerimden biri de İstanbul'a konsere geldiği zaman hala İzmir'de yaşadığımdan onu canlı canlı dinleyememiş olmam.


En meşhur yorumlarından biri olan Gracias a la vida parçasını Türkiye'de sık sık duymak mümkün. Ben sizlerle kendi favorimi paylaşıyorum: Alfonsina ve deniz.

Albümü ilk dinlediğimden beri en sevidiğim parça olmasına rağmen hikayesini çok sonra ve tesadüfen öğrendim: Alfonsina Storni Arjantinli bir şair. Genç yaşta kendini denize bırakarak intihar etmiş. İşte bu şarkı da onun intiharını anlatan bir şiir aslında. Şöyle başlıyor: Denizin yaladığı yumuşak kumlar üstünden geri dönmüyor onun ayak izleri, acı ve sessizlikten ibaret bir yol derin sularda kayboluyor, dilsiz acılardan ibaret bir yol köpükler arasında bitiyor.


Alfonsina y el mar (Félix Luna - Ariel Ramírez)

Por la blanda arena que lame el mar
su pequeña huella no vuelve más,
un sendero solo de pena y silencio llegó
hasta el agua profunda.
Un sendero solo de penas mudas llegó
hasta la espuma.

Sabe Dios qué angustia te acompañó
qué dolores viejos, calló tu voz
para recostarte arrullada en el canto
de las caracolas marinas.
La canción que canta en el fondo oscuro del mar
la caracola.

Te vas Alfonsina con tu soledad,
¿qué poemas nuevos fuiste a buscar?
Una voz antigua de viento y de sal
te requiebra el alma y la está llevando
y te vas hacia allá como en sueños,
dormida, Alfonsina, vestida de mar.

Cinco sirenitas te llevarán
por caminos de algas y de coral
y fosforescentes caballos marinos harán
una ronda a tu lado.
Y los habitantes del agua van a jugar
pronto a tu lado.

Bájame la lámpara un poco más,
déjame que duerma nodriza en paz
y si llama él no le digas que estoy
dile que Alfonsina no vuelve.
Y si llama él no le digas nunca que estoy,
di que me he ido.


Alfonsina and the sea (http://jcarreras.homestead.com/ConcertSongs1.html)

From the soft sand lapped by the sea
Your little footprint will never come back
A path full of pain and suffering
Reaches the deep water
A path of silent grief
leads to the waves.


Only God knows what anguish you had
What ancient pains silenced your voice
Lying down, lulled by the song
Of the conch shells
The songs that the conches sing
In the dark depths of the sea.


Alfonsina, you have left with your loneliness
What new poems are you seeking?
An ancient voice of the wind and the sea
Breaks off your soul and carries it away
And you follow, as in your dreams,
Asleep, Alfonsina, clothed with the sea


Five little mermaids will take you
Along paths of seaweed and coral
And phosphorescent sea horses
Will swim around you
And the creatures of the water
Will soon play at your side.


Dim the lamp a little more for me
Let me sleep in peace
And if he calls, don't tell him that I'm here
Tell him that Alfonsina will not return
And if he calls don't ever tell him that I'm here
Say that I have gone.


Alfonsina, you have left with your loneliness
What new poems are you seeking?
An ancient voice of the wind and the sea
Breaks off your soul and carries it away
And you follow, as in your dreams,
Asleep, Alfonsina, clothed with the sea.




http://www.youtube.com/watch?v=ZzhpTA95Bnc&feature=related

4 Ağustos 2009 Salı

Herkeş sena bakiyö gız!

Istanbul, Nişantaşı. Evimden dışarı adımımı atmamla aylar sonra yeniden tanıdığım, sevdiğim sokaklara geri dönmüş oldum. Karşıdaki bakkalın, köşedeki fırının hala yerinde olduğunu görüp sevindim. Fırında ufak bir kahvaltının ardından yeniden yola koyuldum.

İstanbul'da ilk gün sevincim iki sokak sürdü sadece. Zira ilk ufak çaplı tacizimi benimkine paralel üçüncü sokakta yedim. Laf atan adam da haklı; nerden bilsin benim kulağımda ipod olmasına rağmen onu da gayet iyi duyabildiğimi... 'Herkeş sena bakiyö gız!' ondan alıntı. Bu arada, üstümde pantalon-tişört. Yani millet askılı mini elbiselerle dolaşanlara değil bana mı bakıyomuş? Anlamadım...

Bir süre sonra Sultanahmet. Elimde telefon; buluşmak üzere sözleştiğim arkadaşlarımı bekliyorum. Haliyle, onları görür müyüm diye etrafıma bakıyorum. 'Are you lost?' diye soruyor iki delikanlı. Bu kadar mı yabancısı gözüküyorum bu memleketin? Onlar 'hayır, teşekkürler' diye cevap verince şaşırıyor ve israr etmiyorlar. İki adım yanımda, bankta oturan adamsa sağır olsa gerek; anlamadığımı düşüne düşüne devam ediyor laf atmaya, tekerleme gibi küfretmeye.

Karaköy. Tramvay. Biner binmez yanımdaki adam elinde torba olmasına rağmen başlıyor huzursuz el hareketleri yapmaya. Benim pek de aptal olmadığımı; hatta önce eline sonra suratına gayet türk işi mimiklerle baktığımı; kendimi de çanta vasıtasıyla korumaya aldığımı fark edip vazgeçiyor. Bu arada, yanımdakilerle ingilizce konuşuyorum ya; bütün tramvayda bizi dinliyor açmış kulaklarını, gözlerini. İstanbul hakkında bir tek hatalı bilgi verirsem atlayıp düzeltecekler.

Ne bileyim...

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Geçti

01.07.09 ÇİFTE DOZ CAIXAFORUM

Pianist Jordi Sabatés eşliğinde Segundo de Chomón'un sessiz ama renkli filmleri.

Kelt grup Lau'yu dinleyerek ve uçan akordeonistlerini zevkle izleyerek biten gece.


23.06.09 SANT JOAN

Bir sabahtan diğer sabaha sokaklarda çatapat patlatmakla, havai fişek atmakla vb ışıklı-alevli-bol gürültülü yöntemlerle kutlanan yaz bayramı. Ertesi güne baş ve kulak ağrısı, burunda yanık kokusu ve kirlenmiş kıyafetlerden başka bir yaz neşesi bırakmayan -İspanyollara göre en uzun- gece.


09.06.09 PAU (Pruebas de Acceso a la Universidad)/ Selectividad

3 gün süreyle gençlerin iptal olduğu ispanyol ÖSS'si. İspanya'nın sınav nesliyle UB koridorlarında yüz yüze gelmek ve onlara hem acımak hem özenmek. 'Sınav böyle olur' dedirten içerik ve yöntem. İnsanı beş şıkka bölmeyen, adam gibi cümle kurmayı -adam gibi- öğreten sistem.



ve saire.

2 Haziran 2009 Salı

üçlü salgın tipolojisi

1. Domuz Gribi

Madrid'te bir okulda yeni vakalardan şüphe edilmesiyle birlikte yeniden gazetelerde yer bulsa da Barselona sakinlerinde henüz gözle görülür bir panik yaratmadı... Onun yerine üçlü şampiyonluğun yıkıcı sevinci ve La Rambla'nın beter hali, ertesi gün hapının serbestleşmesi polemiği, Avrupa Parlamentosu seçimleri gündemi işgal etti. Nou Barris'teki dev yangın bile basında yankı bulmadı zaten; ben itfaiye sireniyle uyandığım ve balkondan gördüğüm dumandan dehşete düştüğümle kaldım.


2. Tektonik

Geçen yıl Clément'ın blogunda izleyip şaşıp kaldığım yeni fransız dalgası Barselona'ya da ulaştı. Katalunya Meydanı'nın tam ortasında birbirine Tektonik öğreten liselilerin ardından mahallemde de kendi kendine Tektonik figürleri çalışan çocuklar belirmeye başladı. Bu arada aynı blogda geçenlerde beliren 'Begüm Huuu' videosu başka başka salgınlara gebe...


3. Nostalji: 90'lar

İnternetten takip edilebilecek kaliteli Türk programlarından bahsederken dile gelen Televizyon Çocuğu'nun 90'lar bölümünü takiben bütün bir gece YouTube'ta Türk Pop Müziği'nin 20'lik hitlerini dinlemekle geçti. Tabii Türkiye'de olsam mecburen ve inadına korsan bir şekilde yapmam gerekecek bu işlemi, sansür zihniyetini aşmış bir coğrafyada herhangi bir üçkağıda başvurmadan yapabilmenin buruk sevinci memleket hasreti üzerine yine derin bir ikileme itti beni.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Ucu kırık baharlar

Güzel başlamıştı halbuki gün. Çarşaflarını hala sermediğim yatağımda bembeyaz, aydınlık bir günle karşılaşmıştım uykulu gözlerimi aralayınca. Bir önceki günü evde geçirmiş olmanın verdiği sabırsızlıkla kendimi sokağa atmıştım. En sevdiğim kafelerden birinde kahvaltı etmeye hazırlanıyordum. Elimdeki gazetenin manşetinin hemen altında en sevdiğim gülüşlerden biri duruyordu; Mario Benedetti'nin masum, yorgun ve neşeli gülüşü.

Uruguaylı yazar Mario Benedetti dün, Montevideo'da, 88 yaşında öldü. Bir süredir sağlık problemleri yaşıyordu. Bir iki hafta önce iyileştiği haberi gelince sevinen okurları için bu sabahki haber bir kat daha beklenmedik, bir kat daha acı oldu.



Şurda bahsetmiştim hani, Primavera con un esquina rota (Bir ucu kırık bahar) adlı romanını okuyordum bugünlerde. Okudum; ama hala başucumdan ayıramadım. Tıpkı La Tregua (Mola) gibi (Sinema uyarlaması 1975 yılında 'En iyi yabancı film' dalında Oscar adayı). Altı çizili satırları karakaplı deftere kopyalanmayı bekliyor hala. Bilgisayarımda ise şiirleri, birtakım öyküleri saklı. Çantamda biyografisi...

Bugün Uruguay'da ulusal yas ilan edildi. Ben de burda, Barselona'da, Benedetti'yi ilk kez okuduğum İspanya'da, tam da Benedetti'nin anlattığı gibi kırık bir bahar yaşıyorum bugün.


http://www.ntvmsnbc.com/id/24966525/
http://www.lavanguardia.es/cultura/noticias/20090517/53705372904/muere-el-escritor-uruguayo-mario-benedetti-a-los-88-anos-montevideo-joan-manuel-serrat-estados-unido.html

20 Nisan 2009 Pazartesi

Köprüyü beklerken



Barselona sahili, alışveriş merkezi Maremagnum'a giden iskelenin önü. Limana fiyakalı bir giriş yapan gümrük teknesinin ardından köprünün yeniden 'köprü' halini almasını ve diğer tarafta kalan kalabalığın üzerlerine hücum etmesini heyecanla bekleyen turistler.





Kapanınca da böyle oluyor işte.

24 Eylül 2008 Çarşamba

Barselona metrosunda mahsur kalmak...

24 Eylül Mercè şenliklerinin son günü. Asıl bayram günü yani.

Öğlen Belediye ve Yerel Hükümetin karşılıklı binalarda yer aldığı Jaume (Jauma) meydanında Barselonalı 'Castellers' (Şatocular) denen ekiplerin gösterisi vardı. Bu şatocular birbirlerinin üstüne tırmanarak insandan kuleler oluşturuyorlar, kulelere de 'castell' yani şato adı veriliyor. Yerde, en alttaki elemanın etrafını saran ekip ona destek vererek dengede kalmasını sağlıyor. Kule yükseldikçe yukarı tırmananların yaşı da küçülüyor. En üsttekilerin en hafif olmasını sağlamak için genelde kulenin zirvesinde ilkokul çağındaki kız ve erkekler oluyor. Başlarında kasklarıyla... Zirveye çıkan küçüklerin kask takması birkaç ölümlü kazadan sonra kural haline gelmiş. Gösterinin sonunda, en son yapılan kulenin zirvesindeki küçük çocuğu belediye başkanı bir iple yukarı çekerek belediyenin balkonuna alıyor ve böylece kule gösterisi sona eriyor.

Daha sonra, akşamüstü, La Rambla boyunca 'Devler ve Canavarlar' geçit töreni yapılıyor. Dev kuklalar peşlerindeki çeşit çeşit (okul orkestrasından Afrika ritim müzikleri yapan gruplara kadar yayılan geniş bir yelpaze) müzik ekipleriyle birlikte Rambla'nın iki tarafına toplaşmış kalabalığın arasından dans ederek ilerliyorlar.

Asıl büyük şamata ise gece 10'da Plaza Espanya'da kopuyor. Montjuïc dağına bakan bu meydanda önce Sihirli Çeşme'deki sular rengarek dans ediyor. Ardından 45 dakika aralıksız devam eden bir havai fişek gösterisi yapılıyor. Aslına bakarsanız, her popüler şarkının en bilinen 10 saniyesini alıp ard arda dizerek oluşturulmuş, üstüne biraz da ünlü televizyon dizilerinin jeneriklerinden dökülmüş (ki Dallas bile vardı mesela) fon müziği yeterince baş döndürdüğünden havai fişekler biraz sönük kalıyor =P Bir de tabii babalarının sırtında gösteriyi tam ekran izleme şansına sahip olan çocuklar arka sıraların şansını biraz azaltmış oluyor. Beni en çok etkileyense Plaza Espanya'daki muhteşem insan kalabalığı ve bu kalabalığa rağmen hiç bir tatsızlıkla karşılaşmamış olmamdı. (Benimle Nişantaşı sokaklarında bir Yılbaşı gecesi geçirmiş olanlara sesleniyorum: o kalabalığı -en az- 10'la çarpıp rahatsızlığı 100'e bölün)

Başlığa gelince: Barselona'nın her yanından insanlar Plaza Espanya'ya doğru muhtelif şekillerde akarken biz de -bir arkadaşla- metroyu denemeye karar verdik. Ne var ki ikinci duraktan sonra tren istasyondan çıkamadan durdu, alarm çalmaya başladı ve tam bu sırada önümdeki turist bayan bayıldı. Yere yığıldı diyemiyorum çünkü yığılabileceği bir yer yoktu... Etrafımızdakilerin olaya el koymasıyla önce iki tıp öğrencisine, ardından bir miktar suya ve en son da bir görevliye ulaşarak (son vagonda olmamızın verdiği şansla) kondüktör bölmesinin kapısından hem bayanı çıkardık hem de kendimizi dışarı attık. Geri kalan yolu da yürüyerek aldık.

Bir de : Katalan Ulusal Radyosu'nun 25. yılıymış bu yıl, tören boyunca ısrarla tekrar ettiler de bunu. (Katalanca olarak tabii)

19 Eylül 2008 Cuma

Yapış yapış

Sıcak ve nemli havalarda yağmurlukla dolaşmaktan pek hoşlanmadığımı bir kez daha anladım bu gece.

Bugünden itibaren bir hafta boyunca Mercè (Marse) festivali kapsamında Barselona'nın hemen hemen her önemli meydanında gün boyunca konserler var. Tabii esas gruplar gece çıkıyorlar sahneye. Ben de ev arkadaşım Ana'nın peşine takılıp bu konserlerden birine gitmeyi düşünüyordum. Ne var ki yağmurun azizliğine uğradım. Üzerime yapışıp ter ter terleten naylon yağmurluğumun içinde La Rambla'nın bir başından diğerine yürürken anladım ki şemsiye daha iyi bir fikirmiş... Şemsiye'den hoşlanmayan dostlarıma selamlar =)

Sonuç olarak yaz yağmuru ya benim tipim değil ya da bu sefer beni ters bir anımda yakaladı.

Özet

Fark ettim ki şimdi nerelerdeyim, ne yapıyorum hiç anlatmamışım. Çoğu arkadaşım haberdar bunlardan ama yine de bir özet geçeyim istedim.

7 Eylül'de Barselona'ya geldim. Burada tahminen iki yıl sürecek bir Sanat Tarihi Yüksek Lisansı'na başlıyorum, Barselona Üniversitesi'nde. Dersler 10 gün sonra başlayacak, kayıtlarsa derslerden bir gün sonra... Yani aslında hala açıkta sayılırım =)

7'sinden bu yana yaptıklarımsa şöyle: Önce başımı sokacak bir oda aradım kendime. Gayet merkezî, toplu taşımanın her türlüsüne ve şehrin önemli meydanlarına yakın bir noktada (meraklısına: Rocafort metro istasyonu, kırmızı hattın ortalarında) sıcak, sevimli bir yer buldum kendime. Hatta okula yürüyerek bile gidebilirim buradan. Zira, haritaya baktıysanız, sadece 2 metro durağı uzaklıktayım okuluma.

Odama yerleştikten sonra Yabancılar Polisi'ne gittim ama Istanbul'daki Ispanya Konsolosluğu'nun kayıt için yanıma almamı söylediği belgeler meğersem tamamen gereksizmiş. Bambaşka bir liste verdiler bana. Ki listede okul kaydı da mevcut (Bu konuyla ilgili daha fazla bilgi arayışında olanlar Rambla del estudiant turc'a bakabilirler; ancak o blog henüz yapım aşamasında olduğundan bir süre sabretmeleri gerekecek. Verdiğimiz rahatsızlıktan dolayı özür dileriz...). Dolayısıyla Ekim ayına ertelendi polis meselesi.

Ayrıca buraya bir yıllığına gelmiş Türk bir Erasmus öğrencisine ev arayışında yardımcı oldum biraz. İspanyolca bilmeden buralarda yaşamanın ne kadar zor olabileceğini fark ettim.

Bunun haricinde bol bol sokaklarda dolandım. Özellikle eski şehir kısmındaki dar ve karmaşık sokakları tanımaya ayırdım vaktimi. Dükkânları keşfettim. Yani mesela Barselona'da nereden poster alınır, nereden İspanya bayrağı alınır (=P) artık biliyorum. Söylememe gerek var mı bilmiyorum, bir iki Türk restoranıyla karşılaştım.

Bir de işte kendimi blog yazmaya verdim =) Huyum olduğu üzere, durup durup bir işe bir başladım pir başladım. Aynı anda iki blog birden yazıyorum şimdi. Biri şu anda okuduğunuz daha kişisel bir blog. Diğeriyse yukarıda adı geçen Rambla del estudiant turco. Bu ikincisi daha ziyade Barselona maceralarına ayrılmış; buralara gelecek öğrencilerin ilgisini çekebilecek; bir nevi rehber niteliğinde bir blog olacak. Olacak diyorum çünkü henüz pek ilerleme kaydedebilmiş değilim.

Hatta yazıyı burada sonlandırıp diğer bloguma dönüyorum izninizle.

Fins desprès (Sonra görüşürüz)

18 Eylül 2008 Perşembe

askı!

Askı deyip geçmemek lazım. Zira kendisi Barselona süpermarketlerinde gayet pahalı, o da eğer markette bulabilirseniz tabii. Günlerdir kıyafetlerimi yatarken yatağın üstünden alıp masaya, uyanınca da masanın üstünden alıp yatağa koymaktan sıkılmaya başlamıştım. 'Dolabın yok mu?' diyeceksiniz. Var ama orda da pek yer yoktu açıkçası.

Sonunda bugün Ikea'da hem ucuz hem sevimli hem de bol bol askıları görünce pek bir sevindim. Askı gördüğüme bu kadar sevineceğim aklıma gelmezdi... Siyah, plastik, yuvarlak hatlı 8 adet askı aldım çeşit çeşit modelin arasından. Hem şekilleri hoşuma gitti, hem çok hafiftiler, hem de ucuzdular. Şimdi kıyafetlerim askılarında düzenli bir şekilde salınıyorlar.

Bu arada askının ispanyolcası percha, katalancası penja imiş. Bunu da öğrenmiş oldum. Hatta meraktan fransızcasına da baktım; o da cintre imiş. Bu sonuncusunu ilk defa duyuyorum gibi geldi bana ...

....


Bugün (19/09) Barri Gòtic'te dolanırken sırf askı satan bir dükkana rastladım =) Fiyatları ortalama.