kelimeler ve şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kelimeler ve şeyler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2010 Cuma

coses que et poden passar pel cap quan tens 25 anys*

Ne yapacağını bilemediğimde ilacım kitap okumakmış. Bu hafta öğrendiklerim arasında en çok hoşuma giden bu oldu. Genelde iyi okurum; bu hafta mükemmel okudum. Günde bir roman diyebiliriz aşağı yukarı. Bu yazının esini ve başlığı da şu anda yanımda duran kitaptan gelmekte biraz.

Sonra biraz da rizomsadı -aslanlar gibi bir Türkçe ile: 'dallanıp budaklandı' diyebiliriz. Rizom meselesi de Sanat Tarihi yüksek lisansı yapmanın getirdiği bir entellektüel deformasyon... Olmayacak iş ama, tek cümleyle özetlemek istersek rizom: ard arda ya da üst üste eklemlenme modeline -ki buna arboresans da diyebiliriz- karşı bütünü oluşturan noktaların ağımsı bir biçimde çoğaldıklarını savunan model.

Kafa ütülemeden şöyle de diyebilirdim: 25 deyince aklım 20'ye gitti. Oradan da Aznavour'un bir şarkısına. Tam o aralar okuduğum bir başka kitapta Joan Manuel Serrat'ın da 20'li yaşlarla ilgili bir şarkısı olduğunu öğrendim. İki şarkının başlıkları arasındaki farkın önemli olduğunu düşündüm bir ara. Başka şeyler de düşündüm de...

Charles Aznavour 'Hier encore j'avais vingt ans' diyor: Daha dün 20 yaşındaydım.
Joan Manuel Serrat ise 'Fa vint anys que tinc vint anys', yani: 20 yıldır 20 yaşındayım.

Genelde Aznavour'a yakın ruh halime karşı Serrat'a hak veren aklım. Yani 'daha dün...'e yatkınlığıma karşı Serrat'ın hala gençlikten dalgalanan sesinin verdiği heyecan.

Müzik ruhun gıdasıdır.

* 25 yaşında aklından geçebilecek şeyler. Llucia Ramis'in Coses que et passen a Barcelona quan tens 30 anys (30 yaşında Barselona'da başından geçen şeyler)romanına gönderme başlığı.

** Joan Manuel Serrat'ın Mediterráneo şarkısını özellikle tavsiye ederim. Yakınlarda bir Katalan müziği yazısı yazmayı umarım.

1 Kasım 2009 Pazar

yol - yolsuz - yolcu - yolculuk

Caminante, son tus huellas
el camino y nada más;
caminante, no hay camino,
se hace camino al andar.


Ey yolcu, ayak izlerindir
yol dediğin, işte o kadar.
Ey yolcu, yol diye bir şey yok,
yol olur attığın adımlar.


Antonio MACHADO

I. YOL

Hayallerim yıkılmak ya da -daha yumuşak bir deyişle- değişmek içindir. Kendime çizdiğimi sandığım yolla 'gerçek'te attığım tesadufi adımlar sarmalanır; ne idüğü belirsiz (böyle mi yazılıyordu?)bir yol oluverir. Bir mehteran bir yengeç misali...



II. YOLSUZ


Yolsuz dediğimiz adam aslında tam tersine yollu değil mi? Rüşvet niyetine takım elbise aldığı iddia edilen PP (Partido Popular) Valensiya başkanı Fransisco Camps, Katalan sanatının en prestijli kurumlarından Palau de la Música'nın kasasını kendi cüzdanı gibi kullanan başkanı Félix Millet ve bu aralar benzeri yolsuzluk suçlamalarından tutuklanan muhtelif İspanyol siyasetçileri yolunu kaybedenlerden mi? Yoksa bulanlardan mı? Yoksa yolu kesilenlerden mi?


III. YOLCU

Dişçi, çiçekçi, gözlükçü gibi bir şey midir yolcu?

Uykucu, yalancı, inatçı gibi bir şey mi?

Bir meslek, bir hayati görev midir yollara düşmek?

Yoksa bir tür kapris, bir karakter bozukluğu, bir takıntı mı?

Hep uzun yolda mıdır yolcu? Sokağın bir ucundan ötekine adım adım düşünen de bir yolcu değil midir?

Tren camından geçip giden renklere boş bakan mı daha uzaklara gider? Yoksa yolu düşmezse kimsenin geçmeyeceği sokakları arşınlayan mı?

Sabah bindiğim otobüste fıstık yeşili mini gece elbisesi altından bacaklarını açmış takım taklavatı ortada uyuyakalmış - gibi gözüken - travestiyle beni aynı kefede tanımlamaya yeter mi bu dört harf?

Ya da Yoldaki Jack London'la beni?


IV. YOLCULUK

El viaje no acaba nunca. Sólo los viajeros acaban. E incluso estos pueden prolongarse en memoria, en recuerdo, en narrativa. Cuando el viajero se sentó en la arena de la playa y dijo: “No hay nada más que ver”, sabía que no era así. El fin del viaje es simplemente el comienzo de otro. Es necesario ver lo que no ha sido visto, ver otra vez lo que ya se vio, ver en primavera lo que se vio en Verano, ver de día lo que se vio de noche, con sol donde antes la lluvia caía, ver el trigo verde, el fruto maduro, la piedra que cambió de lugar, la sombra que aquí no estaba. Es preciso volver a los pasos que fueron dados, para repetirlos, y para trazar caminos nuevos a su lado. Es preciso recomenzar el viaje. Siempre. El viajero vuelve ya.

Yolculuk asla bitmez. Biten yolculardır sadece. Üstelik onlar da hatırda, anılarda, anlatılarda bir süre daha kalırlar. Kumsalda oturan yolcu 'Görülecek başka bir şey kalmadı' dediğinde bilir aslında bunun böyle olmadığını. Yolculuğun sonu bir yenisinin başlangıcından ibarettir. Görülmeyeni görmek şarttır; görülmüş olanı yeniden görmek; yazın görüleni bir de kışın görmek, gece görüleni bir de gündüz gözüyle seyretmek, eskiden yağmurun ıslattığını şimdi güneş altında görmek, olmamış hasadı, çürümüş meyveyi, yeri değişmiş kayayı, önceleri orada olmayan gölgeyi. Atılan adımların üstünden yeniden geçmek gerekir, tekrar etmek ve yanlarına yenilerini eklemek için. Yolculuğa yeniden çıkmak gerekir. Her zaman. Yolcu yeniden yollarda.

Jose SARAMAGO


...
Y entristeces de pronto, como un viaje.

...
Ve bir seyahat gibi, aniden hüzünlenirsin.


Pablo NERUDA
(20 Poemas de amor y una canción desesperada,
Poema 12 - 20 Aşk şiiri ve bir ümitsiz şarkı, 12.şiir)

2 Haziran 2009 Salı

Bir başka cennet

Plastik Sanatlar ve Müzik dersim için hazırladığım ödevin henüz bir başlığı yok; ama merkez kavramı 'sinestesia' (birleşik duyum) ve temel sorusu 'Görme engellilere resim nasıl aktarılabilir?' Bu konuyu başka bir yerde değerlendirmeyi düşünüyorum (söylemem, sürpriz...). Burada bahsetmemin sebebi, konuyla ilgili araştırma yaparken Borges'in 'Körlük üzerine konferans'ına denk gelmiş olmam.

Borges sesini, hele de aksanını duymuş olmanın verdiği keyif bir yana; bir cümlesi bir türlü aklımdan çıkmadı: 'Cennet denince bazıları bir bahçe, bazıları bir saray hayal eder. Bense kendi cennetimi devasa bir kütüphane olarak düşlemişimdir hep.'

Borges 1955'te Arjantin Ulusal Kütüphanesi'nin başına getirilir. O tarihte Ulusal Kütüphane'de çeşitli dillerde toplam 900 bin kitap bulunmaktadır. Ve Borges o yıllardan bahsederken kendini ne kadar mutlu hissettiğini yukarıdaki cümlesinde anlatır.

Borges'in cennet tarifini daha ilk duyuşumda aklıma kendi 'evim' (çekirdek aile, çocukluk yılları ve mekânlar karışımı, taşınabilir bir değerler bütünü olan 'ev') geldi. Duvarların kütüphaneye çevrildiği, her kitabın kutsal olduğu, herhangi bir kitabı yere bırakanların ayıplandığı, satın alınan hiçbir kitabın gün gelip kütüphaneden ayrılmasının kabul edilmediği, ödünç verilenlerin geri dönüşünün sabırsızlık ve huzursuzlukla beklendiği... evim.

Çocukken, ve hala, bir gün evim olursa içinde olmasını istediğim şeylerden birisinin kocaman, sürgülü merdiveni olan bir kütüphane olduğunu hatırladım.

Sonra, sevdiğim kitapçıları anımsadım -çünkü biri tam da benim sevdiğim gibi merdivenli. İstanbul'da, Brüksel'de, Barselona'da, ve başka şehirlerde. Her birinin rengini, ışığını, diğerlerinden ayrılan özelliğini düşündüm.

Paris'e ilk gidişimdeki Bibliothèque Nationale 'şokumu' hatırladım. Cam kapının ardından izlemekle yetinmek zorunda kaldığım ihtişamlı salonu... Salamanka'da eskiden raflarına zincirlenen kitapları, kitap yürütenleri 'dışlanmakla' tehdit eden yüz yıllık uyarıyı hatırladım. Üniversitedeki kütüphane küskünlüklerimi düşünüp buruldum biraz. Barselona'daki müptelalığımı düşünüp şaşırdım. Katalunya Ulusal Kütüphanesi'nin arka odalarını, ellerimde beyaz eldivenlerle karıştırdığım yorgun ve incingen kitapları hatırlamaya çalıştım. Maillerimdeki 'en güzel kütüphaneler' ve 'en güzel kitapçılar' dosyalarına yeniden bakasım geldi.

Aslında içi boş bir takıntı olduğundan şüphe etmeye başladığım kitap alma alışkanlığımı bir kez daha sorguladım. Alma ve okuma hızlarımı karşılaştırıp kendime kızdım. Şimdiden odama sığamadığımı hatırlayıp biraz gerildim yine. Kendime, her şeyi biriktirmek ve her şeyi atmak dürtülerimin gel-giti arasında kitaplarımın hali ne olacak diye sordum. Ya da yer değiştirme vakti geldiğinde neler olacak diye...

İstanbul'u özlememin bir sebebinin de bir kitapçıya girince türkçe dolu raflar bulmak olduğunu fark ettim. Orhan Veli'yi, Özdemir Asaf'ı, Atilla İlhan'ı ekrandan değil kağıttan okumayı özlediğimi tekrarladım içimden. Mümkünse solmuş, eski bir baskıdan...(ve tabii, bunu düşününce ister istemez aklıma annemin eski kitapları, Eflatun Cem Güney'in Masallar'ını kendisi masal gibi bir kitaptan
okumanın hazzı da geldi)

Ve başucumdaki kitabın kapağını hala açmadığımı fark ettim şimdi... O yüzden burda bitiriyorum.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Ucu kırık baharlar

Güzel başlamıştı halbuki gün. Çarşaflarını hala sermediğim yatağımda bembeyaz, aydınlık bir günle karşılaşmıştım uykulu gözlerimi aralayınca. Bir önceki günü evde geçirmiş olmanın verdiği sabırsızlıkla kendimi sokağa atmıştım. En sevdiğim kafelerden birinde kahvaltı etmeye hazırlanıyordum. Elimdeki gazetenin manşetinin hemen altında en sevdiğim gülüşlerden biri duruyordu; Mario Benedetti'nin masum, yorgun ve neşeli gülüşü.

Uruguaylı yazar Mario Benedetti dün, Montevideo'da, 88 yaşında öldü. Bir süredir sağlık problemleri yaşıyordu. Bir iki hafta önce iyileştiği haberi gelince sevinen okurları için bu sabahki haber bir kat daha beklenmedik, bir kat daha acı oldu.



Şurda bahsetmiştim hani, Primavera con un esquina rota (Bir ucu kırık bahar) adlı romanını okuyordum bugünlerde. Okudum; ama hala başucumdan ayıramadım. Tıpkı La Tregua (Mola) gibi (Sinema uyarlaması 1975 yılında 'En iyi yabancı film' dalında Oscar adayı). Altı çizili satırları karakaplı deftere kopyalanmayı bekliyor hala. Bilgisayarımda ise şiirleri, birtakım öyküleri saklı. Çantamda biyografisi...

Bugün Uruguay'da ulusal yas ilan edildi. Ben de burda, Barselona'da, Benedetti'yi ilk kez okuduğum İspanya'da, tam da Benedetti'nin anlattığı gibi kırık bir bahar yaşıyorum bugün.


http://www.ntvmsnbc.com/id/24966525/
http://www.lavanguardia.es/cultura/noticias/20090517/53705372904/muere-el-escritor-uruguayo-mario-benedetti-a-los-88-anos-montevideo-joan-manuel-serrat-estados-unido.html

29 Nisan 2009 Çarşamba

Mémoires Proustiennes



http://www.youtube.com/watch?v=EPQZBx5Ppes



http://www.youtube.com/watch?v=jYb_aYgmGP4

Mistral Gagnant - Renaud (1985)

A m'asseoir sur un banc cinq minutes avec toi
Et regarder les gens tant qu'y en a
Te parler du bon temps qu'est mort ou qui r'viendra
En serrant dans ma main tes p'tits doigts
Pis donner à bouffer à des pigeons idiots
Leur filer des coups d' pieds pour de faux
Et entendre ton rire qui lézarde les murs
Qui sait surtout guérir mes blessures
Te raconter un peu comment j'étais mino
Les bonbecs fabuleux qu'on piquait chez l' marchand
Car-en-sac et Minto, caramel à un franc
Et les mistrals gagnants

A r'marcher sous la pluie cinq minutes avec toi
Et regarder la vie tant qu'y en a
Te raconter la Terre en te bouffant des yeux
Te parler de ta mère un p'tit peu
Et sauter dans les flaques pour la faire râler
Bousiller nos godasses et s' marrer
Et entendre ton rire comme on entend la mer
S'arrêter, r'partir en arrière
Te raconter surtout les carambars d'antan et les cocos bohères
Et les vrais roudoudous qui nous coupaient les lèvres
Et nous niquaient les dents
Et les mistrals gagnants

A m'asseoir sur un banc cinq minutes avec toi
Et regarder le soleil qui s'en va
Te parler du bon temps qu'est mort et je m'en fou
Te dire que les méchants c'est pas nous
Que si moi je suis barge, ce n'est que de tes yeux
Car ils ont l'avantage d'être deux
Et entendre ton rire s'envoler aussi haut
Que s'envolent les cris des oiseaux
Te raconter enfin qu'il faut aimer la vie
Et l'aimer même si le temps est assassin
Et emporte avec lui les rires des enfants
Et les mistrals gagnants
Et les mistrals gagnants

---

Pour les gourmands mélancholiques, au nom de tout les goûts nostalgiques...

26 Nisan 2009 Pazar

Jordi: beyaz atlı prens

Geçmiş 23 Nisan'ınız kutlu olsun. 23 Nisan burda, Katalunya'da da bayram. Hem sevgililer günü hem de kitap bayramı.

Efsane'ye göre Sant Jordi beyaz atının üstünde çıkagelir ve ejderhaya kurban edilmek üzere olan prensesi kurtarir. Kimisine göre canavarı oracıkta öldürür; kimisine göre boynuna tasmayı takar prensesin eline verir. İtiraf etmeliyim ki bu ikincisi pek ikna edici bir son değil.

Sonuç olarak her 23 Nisan'da bayanlara gül erkeklere kitap hediye ediliyor burda. Tabii biz bayanlar böyle durumları entellektüel bünyemize sindiremediğimizden ama şımartılmaktan da vazgeçemediğimizden gelenek biraz değişmiş. Artık bayanlara hem gül hem kitap, erkeklereyse sadece kitap hediye ediliyor.

Sevgililer gününde kitap hediye etmenin romantizme pek uymadığını düşünenler olabilir. Benim bu görüşe katılmayacağımı tahmin edersiniz. Ayrıca geleneğin o kısmı 23 Nisan'ın aynı zamanda Cervantes'in ölüm yıldönümü olmasından geliyor. Edebiyat tarihinin en romantik kahramanlarından birinin yaratıcısı Cervantes'i sevgililer gününde anmak hoş bir tesadüf bence.

Bu 23 Nisan'da çalıştım. Akşam 7'ye kadar... Dolayısıyla gün içinden haberler veremiyorum; ama zaten 7'de sokaklar hala iğne atsanız yere düşmeyecek kadar kalabalıktı. Her gün koştura koştura yürüdüğüm kaldırımlardan Nişantaşı'nda yılbaşı misali sürüne sürüne ancak geçebildim. Her köşede bir gül standı, her kaldırımın bir tarafında boylu boyunca uzanan kitap standları vardı. Katalunya meydanının bir tarafında FNAC diğer yanında Corte Inglés kaldırımı işgal etmişlerdi kendi alışveriş merkezlerinin önündeki upuzuuuun standlarıyla. La Rambla'ya girmedim bile çünkü cadde gözükmüyordu kalabalıktan. Kadınlar, genç kızlar ellerinde sevgililerinin, babalarının, kardeşlerinin hediye ettikleri çeşit çeşit güllerle salınıyorlardı. O gün gül satan bir arkadaşımın anlattığına göre sabah 8 akşam 10 aralıksız ayaktaymış...

Bana gül veren olmadı =P Ama Anna'yla birbirimize kitap hediye etmeyi unutmadık. Ben ona Orhan Pamuk'un Istanbul kitabını hediye ettim. İspanyolca. Katalancası da mevcut bu arada merak eden olduysa. Bana da aşağıdaki kitap geldi hediye. Pek memnun oldum =)

25 Mart 2009 Çarşamba

The Curse of Cursive

Aslında ne zamandır el yazısı yazdığımı hatırlamıyorum. Bu yazıyı hazırlarken 'Keşke Türkiye'de olsaydım; eski defterlerime bakardım' diye geçirdim aklımdan. Yalnız, şunu çok iyi hatırlıyorum: ilk Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi sınavının sonuçları açıklanıyor. Hocam bana 'Ben el yazısı okuyamıyorum; gelecek sefer el yazısı yazma' diyor ve bazı arkadaşlarımı bir gülmek alıyor. Hocaya değil bana gülüyorlardı herhalde çünkü benim el yazısı yazmamdan yıllardır muzdarip bir kısmı: el yazısından kopya çekemiyorlardı bazıları.

'El Yazısının Laneti' başlığını görünce (Jessica Bennett'in Newsweek'te yayınlanmış The Curse of Cursive başlıklı şu yazısının 1 Mart 2009 tarihli Türkiye Newsweek'teki çevirisi) Bennett'in benim az önce anlattığıma yakın durumlar paylaşacağını sanmıştım. Geçmişim şartlandırmış beni anlaşılan. Bennett'in yazısı satırlar geçtikçe şaşkınlığımı ve hayal kırıklığımı arttırdı. Biraz da midemde sinir kramplarına sebep oldu.

Yazının girişi şöyle: 'In all my years of school, there was only one time I cried in class. It was the first week of first grade—Mrs. Scougie's room—and we were learning cursive. Q. I hated the letter. But it wasn't that I couldn't get the strokes right. It was the way I held my pencil: with four fingers around the base, not three—an apparent crime against writing protocol. And though I still write that way, thank you very much, I haven't used script since elementary school. I type, I Twitter, I Facebook and IM. I e-mail co-workers who sit feet from my desk, and text rather than call. The only time I pen a handwritten letter is when I write to my grandmother. So when I hear people say that penmanship is dead, my response: it's about time.'

Ben okul hayatım boyunca birden çok defa ağlamışımdır. Matematikten 100 üstünden 13 aldığımda, fizikte en kolay konulardan olan teraziyi bir türlü yapamadığımda vb... Ama matematik sınavlarının gereksiz, bütün terazilerin dengesiz olduğunu iddia etmedim hiçbir zaman.

Bennett daha sonra Kitty Burns Florey'nin Script ans Scribble kitabına değiniyor: '...she argues that there's simply too much to be lost by allowing the written word to fade into irrelevance. Penmanship, Florey believes, is about more than pretty loops and strokes. It's a way to understand our past, reflect ourselves in the present and maybe even improve our cognition in the future.' Grafolojik tartışmalar bir yana, yıllar önce yazdıklarına bakıp kendi yazısını tanıyamayınca şaşırabilir insan. Tıpkı gençlik fotoğraflarına bakıp şaşırmak gibi. Nasıl biz kilo alıyor, saçlarımızı değiştiriyor, apoletlerimizi çıkarıyorsak yazımız da şekilden şekle giriyor sanki. Oysa dijital harflerde bu yaşanmışlığın, bu yıllanmışlığın tadına varmak mümkün değil. Arial, hep aynı Arial. Ya da en azından onun tasarımını değiştirmek benim elimde değil. 'Ben tipografım, dijital alemde harflere kalemle olduğumdan daha hakimim' diyenlere şimdilik pek lafım yok.

Florey'den alıntı devam ediyor: '... I think there are a lot of people who just can't stand to see handwriting die. And it's not just old people!' Bu insanlardan biri benim, biri de babam (ki eminim annem ve birçok tanıdığım da aynı fikri paylaşıyordur). Benim militanlığımın ardında babam var zaten. Eve bitişik yazıyla yani el yazısıyla yazılmamış bir kartpostal gönderecek oldum; el yazımı kaybettiğim endişesi sardı sevgili babacığımı. Benden büyük olsa da babamın pek yaşlanmadığı bir gerçek. Yani Florey'nin çizdiği profile uyuyoruz: el yazısını savunanların hepsi yaşlı değildir. El yazısıyla övünen bir babanın el yazısıyla övünen kızı olarak şunu da belirtmem gerek: ikimiz de bilgisayarlarımızla gayet sıkı fıkıyız. Yani Bennett'in 'Yaşlı değiller belki ama dünyadaki gelişmelere yüz vermeyen tipler (out-of-touch people) olabilirler.' sözünün alttan alttan önerdiği gibi teknolojiye soğuk insanlar da değiliz. Şu bloğu yazıyor olmam bile dijital harflerden umutlu olduğumu gösterir sanırım.

Ne var ki bilgisayar ekranı müsvedde üzerinde çılgınca eklemeler, karalamalar yapmanın verdiği tatmini veremiyor. El yazısının kaçınılmaz düzensizliği, sayfalar aktıkça yorulan elden çıkan yazının büyümesi, hangi harfe dönüşeceğinin kararsızlığıyla üzerinde fazla duraklanmış bir noktada biriken mürekkep, bir yazdığınızın üstünüzü ne kadar karalasanız da bir daha asla o kağıdın yüzeyinden ayrılmayacağını bilmek... Çok şairane şeyler gibi geliyor biliyorum; ama biraz da ruhumuza özen göstersek ne kaybederiz? Klavyeyle yazmanın da heyecanlı tarafları var tabii ki: tuşlardan çıkan takur tukur ses, uzun ve yorucu bir cümlenin sonunda noktaya adeta bir kahraman havasıyla basmak... Yani neden hayatımda her ikisi de olabilecekken sadece biriyle yetineyim?

Word bağımlısı bir insanım; malum, ödevler... Hatta çoğu zaman doğrudan bilgisayarda yazarım. Bu yazıyı ise bir kafede oturmuş, yanımda bilgisayarda çalışan adamın şaşkın bakışları altında elde kaleme alıyorum. Konuyla alakalı bir refleks olsa gerek.

Burda durup bir noktada Bennett'a hak vermek istiyorum. (Ayrıca yeri gelmişken: içeriği benim için acı verici olsa da teknik olarak çok başarılı bir metin. Yoksa bu kadar yorum yapılamazdı üzerine.) Güzel yazı derslerinin yüklü bir miktar eğitimsel militarizm içerdiğine katılıyorum. Yani herkesin aynı el yazısıyla yazması ne korkunç olurdu! Zaten herkesin el yazısı yazması ne korkunç olurdu! Bennett bizim el yazısı dediğimiz cursive yazıya karşı olsa da diğer el yazısına yani normal yazıya o kadar da karşı görünmüyor -kendisi onu da kullanmamasına rağmen. Bence, bitişik olsun olmasın önemli olan insanın kendi 'el'ine, kendi tasarımı bir yazı stiline sahip olması. Hatta bu stilin de tercihen okunaksız olması =P Okunaksız, çirkin yazdığını düşünen arkadaşlarım var. Oysa tam da bu standart harici yazıları yüzünden ben o arkadaşlarımın yazdıkları kelimelerden büyük keyif alıyorum. Nasıl heceler tonlamayla, ses tonuyla anlam kazanabiliyorsa; harfler de 'el'le anlam kazanıyor bence.

Kısacası el yazısı yazmak şart değil. Ama elle yazmak bence şart. Yamuk yumuk, eciş bücüş olsun ama size özgü bir el yazınız olsun bence. Her şeyin aslında 'anlamsız' olduğu hayatımızda anlamsız da olsa böyle bir detaya yer var bence. Beynimizin kıvrımlarına olduğu kadar ruhumuzun kıvrımlarına da özen gösterelim.

Ben daha çok kafa ütülemeden ve uykusuz kalmadan burada kesiyorum.

Buzdolabının kapağında muzip mesajlar, eski kitapların arasında unutulmuş mektuplar bulup tadını çıkarmanız dileğiyle...

1 Mart 2009 Pazar

Encomana el català!

6 Mart 2009 tarihinde gözden geçirilip bir miktar düzeltilmiştir.


Başlamadan önce, youtube videosunun sansür-geçirmez linki : http://www.youtube.com/watch?v=XlH4ZLSi3YM.


Youtube'un sırf -en azından herkes için- zararlı neşriyattan ibaret olmadığının bir diğer kanıtı daha. Generalitat de Catalunya'nın katalanca kullanımını teşvik etmek için hazırladığı reklam kampanyası Youtube'ta da hemen yerini almış durumda. 'Encomana el català' (okunuşu: ankumanal katala), 'Katalancayı kullan' ve sanırım bir anlam oyunu sonucunda aynı zamanda da 'Katalancayı bulaştır' anlamına geliyor. BenDeniz de katalanca serüvenine katılmış bir yabancı -ya da katalan televizyonunun deyişiyle bir nova catalana- olarak sizlerle bu videoyu paylaşmak istedim.

Kısaca: Fırına giren genç ve muhtemelen yabancı delikanlıya fırıncı amca katalanca olarak 'ne alırdınız?' benzeri bir soru soruyor. Delikanlı da katalanca cevap veriyor. Fırıncı delikanlının arkasından katalanca 'Güle gülee' derken onu duyan esnaftan bir bayan şaşırıyor; 'A a, onunla katalanca mı konuşuyorsun?'. İşte can alıcı nokta tam da burası.

Can alıcı noktaya değinmeden önce reklamda benim ilk ilgimi çeken durumdan bahsedeyim: Reklamda müşteri 'yabancı' ve çalışan 'katalan' olsa da günlük hayatta çoğu zaman bunun tam tersi yaşanabiliyor. Örneğin benim sokağımla ana caddenin kesiştiği köşedeki kafeyi vietnamlı bir aile işletiyor. Bu civardaki fırınları ise genelde katalunya dışından gelmiş ispanyollar işletiyor. Fakültemin dibindeki şık kitapçı kafesinde çalışanlar da yine katalan olmayan 'castellanoparlant'lar. Tabii bunun yanında Gràcia gibi eski anlamda bir 'mahalle'ye gittiğinizde nesillerdir aynı bakkalı işleten katalan ailelerle de karşılaşıyorsunuz. Sonuç olarak, günlük hayatta lafa ne zaman katalanca ne zaman ispanyolca girebileceğinizi kestirmek zor.

Bunun yanında, baştaki can alıcı noktaya dönersek, katalanca konuşmayı siz isteseniz de karşınızdaki insan reklamdaki fırıncı kadar hevesli olmayabiliyor bu konuda. La Vanguardia'nın köşe yazarlarından Quim Monzo'nun 3 Şubat 2009 tarihli şu yazısında aktardığı anekdot bu açıdan iyi bir örnek. Özetle şöyle: Bir genç bir kafeye giriyor ve o ana kadar bütün müşterileriyle katalanca konuşmuş olan ve kendisinin de katalan olduğunu isminden anladığımız Mercè'den katalanca 'tonlu sandviç' istiyor. Mercè ise, yabancı olan bu gencin bütün diyalog boyunca ısrarla katalanca konuşmasına rağmen, ısrarla ispanyolca devam ediyor. En sonunda kafeden 'Adéu' diyerek ayrılan gencin ardından Mercè 'Adiós' diyor ve hikaye burada bitiyor. Yani kimin kime katalanca bulaştıracağı tartışmalı... Katalanca öğrenen ve konuşmak isteyen yabancıların en büyük şikayeti ya da şaşkınlığı da bu: Katalanlar bir yandan katalanca elden gitmesin diye kıyameti koparırken bir yandan da -büyük bir kısmı; ama hepsi değil- katalan olmadığınızı anlayınca hemen ispanyolcaya dönüyorlar ('fena mı işte, daha ne istiyorsun?!' diyebilirsiniz; lakin er geç katalanca öğrenmeniz gereken bir yerde ne kadar pratik yapabilirseniz o kadar iyi. Yani bu durumda katalanca için kıyameti koparanları tercih ediyorum ben). Zaten bu yüzden Generalitat bir yandan göçmenleri katalanca öğrenmeye teşvik ediyor bir yandan da bunun gibi videolarla katalanları yabancılarla konuşurken neredeyse otomatik olan ispanyolcaya geçmekten vazgeçirmeye çalışıyor.

Fakültedeki duruma gelince: bu dönemki dört dersimin ikisi katalanca ikisi ispanyolca yapılıyor. Hocaların tercihi bu. Dört derste de yabancı öğrenciler çoğunlukta. Hocaların bazısı 'üniversitenin eğitim dili katalanca, ispanyolca biliyorsanız katalancayı da anlarsınız, ana dilim olduğu için katalanca daha iyi ders anlatıyorum' gibi mantıklı gerekçelerle katalanca ders yapmayı seçerken kimisi de 'madem katalanca bilmeyenler var o zaman ispanyolca yapalım' diyorlar -ama bunu diyenlerin yüz ifadelerinden hangilerinin bu durumdan hiç hoşlanmadığı kestiriliyor. (Bu arada hemen söyleyeyim, lisans derslerinde böyle bir ikilem kesinlikle söz konusu değil. Tek seçenek katalanca).

Kraldan fazla kralcı olmak istemem ama giderek ilk gruba hak vermeye başladım. Barselona dışından gelen katalan arkadaşlarımın -ispanyolca olarak =)- anlattığına göre Barselona'nın dışına çıktığınızda, özellikle de küçük şehirlerde, asla ispanyolca konuşmamış ve konuşmayacak olanlar ezici çoğunlukta. Ayrıca dillerine böylesine sahip çıktıkları için katalan edebiyatı, katalan radyo-televizyonculuğu ve gazeteciliği, kısaca katalan kültür dünyası da hayli ilerlemiş durumda. Hal böyleyken hayatını tamamen katalanca sürdürmek isteyenler de çoğunlukta.

Buna karşın mastırda yine de bir çokdillilik durumu mevcut. Katalanca ve ispanyolca haricinde çoğu hoca fransızca, italyanca ve ingilizce de ödev kabul ediyor. Şimdiye kadar Fransa ve İtalya'dan gelen bir iki hoca kendi dillerinde -hatta bazen çeviri yapılmaksızın- konferans verdiler ve saire.

Şimdilik sizleri Generalitat de Catalunya'nın hazırladığı videoyla başbaşa bırakıyorum. Katalancanın zorluklarına başka bir zaman değinmek umuduyla...

Adéu!


5 Kasım 2008 Çarşamba

Çeviride çorba olanlar...

Şurda bahsettiğim Mucha konferansına gittim bu akşam.

Her şey, Caixa Forum'a olan gizli hayranlığım dahil, bir yana; konferansın tadına pek varamadım. Konferans ingilizce olduğundan herkes simültane çeviri kulaklıklarını takmış, sesini de sonuna kadar açmıştı. Ben fırsattan istifade bir doz ingilizce almak istemiştim ama dikkatimi toparlayabilmek için biraz mücadele etmem gerekti.

kulaklıkların ucundan sallanan kutucukların bir o yandan bir bu yandan tok bir sesle yere düşmesine paralel, kulaklıkları çıkarmadan yanındakine bağıra bağıra bir şeyler 'fısıldamaya' çalışanlar da oldu mesela. Tabii girip çıkıp duranlar da...

Gerçi, baştaki kriz anlarını atlattıktan sonra biraz daha kolaylaştı anlatıcıyı duymam. Abartmayı severim ben =) Bakmayın şikayet ettiğime, güzel bir konferanstı sonuç olarak.

Bir de manşet: Barselona Akdeniz'in başkenti oldu. Akdeniz Birliği'nin Genel Sekreterliği Barselona'ya kurulacak ve projeler burdan yönetilecek. Bu cumartesi kutlama konseri varmış Katedral Meydanı'nda. Maria del Mar Bonet, buranın meşhur bir şarkıcısı, verecekmiş konseri. Gitmeyi umuyorum =)