sinyir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinyir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Kasım 2009 Cumartesi

Bir kadın nasıl ikna edilmez:

Erkek satış/pazarlama elemanlarına sesleniyorum (çünkü hemcinslerimin böyle şeyler yapmayacağını umuyorum ve çünkü nedense hep erkek elemanlar sinirime dokunacak şeyler yapıyor...):

Biz kadınlara (ya da en azından bana) bizim bilerek ve isteyerek para bayılmayı planlamadığımız herhangi bir spor merkezi üyeliği satmaya çalışırken 'Ama spor yaparsan daha güzel ve, en önemlisi, daha sempatik olacaksın!' şeklinde yersiz ve densiz çabalara girmeyin. Tüm 'sempatikliğimle' rica ediyorum! Özellikle de ağzınızın batırdığını 'sempatik' yüzünüzün düzeltemeyeceği medyum olan telefonda geçiyorsa bu konuşma.

Birincisi, benim şu anda spor yapmadığımı nereden çıkardın? Sesim fazla mı sinirli geldi? Belki münasebetsiz bir zamanlarda ve ısrarla aradığın içindir? Ayrıca zaten spor yapıyorsam ve hale sinirliysem senin şu yukarıdaki argümanın baştan sıfırlandı demektir.

İkincisi, -ki aslında aklımdan ilk geçen budur- Ben şimdi çirkin ve antipatik miyim yani? Beni görmeden nereden anladın bunu? Ayrıca, gerçekten öyle bile olsam, bunu yüzüme vurduğun anda ikna ediciliğin sıfırın altında boğulmuş gitmiş demektir! Bir kadını ikna etmek biraz da aklını çalmaktır aslında. Sen argümantasyonla manipülasyon arasındaki ince farkı bilmez misin be adam! (=P)

İkinci bir örnek: herhangi bir yere yetişmeye çalıştığı koşmasından belli olan bir kadının önüne zınk diye geçip bilmem hangi kuaförün bu haftaki saç bakım kampanyasını methetmeye başlamayın. Hadi başladınız; olumsuz cevap alınca 'Ama saçların da pek kırılmış, pek cansızlaşmış, amaanııın ne sağlıksız görünüyorlar bak' gibi 2 gün önce saçlarını kestirmiş birine edilmeyecek laflar etmeyin. Bu durumda tokat yemediyseniz tokat atmaya bile vakti olmadığındandır karşınızdakinin.

Bu konuda şu örnekteki arkadaştan öğreneceğiniz çok şey var: Metro çıkışı. Ankete kurban yakalamak için muhteşem konum. İspanya'da adet olduğu üzere 'Merhaba güzel kız!' diye sizin önünüzdekini anket yapmaya ikna etmeye çalışmış ve başarısız olmuş eleman bu sefer size doğru davranıyor. Herkese otomatik söylediği 'Merhaba güzel kız!'ı size de söyledikten sonra, biraz yapay da dursa bir de 'A ama siz gerçekten güzelmişsiniz bak!' şeklinde gayet kabul edilebilir bir giriş yapıyor. Siz 'Eh bir anketten ne çıkar...' diyorsunuz. Ama zaten anket çalışanlara yönelikmiş (öğrenciler sayılmıyor) ve sıfır gerginlikle bir anketörden daha uzaklaşıyorsunuz.

Bilmem anlatabildim mi....

4 Ağustos 2009 Salı

Herkeş sena bakiyö gız!

Istanbul, Nişantaşı. Evimden dışarı adımımı atmamla aylar sonra yeniden tanıdığım, sevdiğim sokaklara geri dönmüş oldum. Karşıdaki bakkalın, köşedeki fırının hala yerinde olduğunu görüp sevindim. Fırında ufak bir kahvaltının ardından yeniden yola koyuldum.

İstanbul'da ilk gün sevincim iki sokak sürdü sadece. Zira ilk ufak çaplı tacizimi benimkine paralel üçüncü sokakta yedim. Laf atan adam da haklı; nerden bilsin benim kulağımda ipod olmasına rağmen onu da gayet iyi duyabildiğimi... 'Herkeş sena bakiyö gız!' ondan alıntı. Bu arada, üstümde pantalon-tişört. Yani millet askılı mini elbiselerle dolaşanlara değil bana mı bakıyomuş? Anlamadım...

Bir süre sonra Sultanahmet. Elimde telefon; buluşmak üzere sözleştiğim arkadaşlarımı bekliyorum. Haliyle, onları görür müyüm diye etrafıma bakıyorum. 'Are you lost?' diye soruyor iki delikanlı. Bu kadar mı yabancısı gözüküyorum bu memleketin? Onlar 'hayır, teşekkürler' diye cevap verince şaşırıyor ve israr etmiyorlar. İki adım yanımda, bankta oturan adamsa sağır olsa gerek; anlamadığımı düşüne düşüne devam ediyor laf atmaya, tekerleme gibi küfretmeye.

Karaköy. Tramvay. Biner binmez yanımdaki adam elinde torba olmasına rağmen başlıyor huzursuz el hareketleri yapmaya. Benim pek de aptal olmadığımı; hatta önce eline sonra suratına gayet türk işi mimiklerle baktığımı; kendimi de çanta vasıtasıyla korumaya aldığımı fark edip vazgeçiyor. Bu arada, yanımdakilerle ingilizce konuşuyorum ya; bütün tramvayda bizi dinliyor açmış kulaklarını, gözlerini. İstanbul hakkında bir tek hatalı bilgi verirsem atlayıp düzeltecekler.

Ne bileyim...

3 Temmuz 2009 Cuma

SANSÜRüsüne bereket

Sebepleri bol olabilir; ama her türlü sansürün iki temel sonucu vardır bence: 1. cehalet 2. hilebazlık.

Cehalet: En keyifli kusur. Tek bildiğimizin bir şey bilmemiz gerekmediği saplantısı. Her birimize ve hepimize yapılan bir takım ayıpları (sansür gibi) kraldan kralcı bir hevesle savunmayı sağlayan toplum genetiği hastalığı. Hem nitelik hem nicelik olarak kısır bir döngü.

Hilebazlık: Sansürcü devlet sayesinde ve sansürcü devlet yüzünden kronikleşen haklı toplumsal refleks. Sansüre karşı mübahlaşan, hatta sevaplaşan eylem. Sansürün tedavülden kalkmasına bir mantık adımı kaldığının göstergesi.

25 Mart 2009 Çarşamba

The Curse of Cursive

Aslında ne zamandır el yazısı yazdığımı hatırlamıyorum. Bu yazıyı hazırlarken 'Keşke Türkiye'de olsaydım; eski defterlerime bakardım' diye geçirdim aklımdan. Yalnız, şunu çok iyi hatırlıyorum: ilk Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi sınavının sonuçları açıklanıyor. Hocam bana 'Ben el yazısı okuyamıyorum; gelecek sefer el yazısı yazma' diyor ve bazı arkadaşlarımı bir gülmek alıyor. Hocaya değil bana gülüyorlardı herhalde çünkü benim el yazısı yazmamdan yıllardır muzdarip bir kısmı: el yazısından kopya çekemiyorlardı bazıları.

'El Yazısının Laneti' başlığını görünce (Jessica Bennett'in Newsweek'te yayınlanmış The Curse of Cursive başlıklı şu yazısının 1 Mart 2009 tarihli Türkiye Newsweek'teki çevirisi) Bennett'in benim az önce anlattığıma yakın durumlar paylaşacağını sanmıştım. Geçmişim şartlandırmış beni anlaşılan. Bennett'in yazısı satırlar geçtikçe şaşkınlığımı ve hayal kırıklığımı arttırdı. Biraz da midemde sinir kramplarına sebep oldu.

Yazının girişi şöyle: 'In all my years of school, there was only one time I cried in class. It was the first week of first grade—Mrs. Scougie's room—and we were learning cursive. Q. I hated the letter. But it wasn't that I couldn't get the strokes right. It was the way I held my pencil: with four fingers around the base, not three—an apparent crime against writing protocol. And though I still write that way, thank you very much, I haven't used script since elementary school. I type, I Twitter, I Facebook and IM. I e-mail co-workers who sit feet from my desk, and text rather than call. The only time I pen a handwritten letter is when I write to my grandmother. So when I hear people say that penmanship is dead, my response: it's about time.'

Ben okul hayatım boyunca birden çok defa ağlamışımdır. Matematikten 100 üstünden 13 aldığımda, fizikte en kolay konulardan olan teraziyi bir türlü yapamadığımda vb... Ama matematik sınavlarının gereksiz, bütün terazilerin dengesiz olduğunu iddia etmedim hiçbir zaman.

Bennett daha sonra Kitty Burns Florey'nin Script ans Scribble kitabına değiniyor: '...she argues that there's simply too much to be lost by allowing the written word to fade into irrelevance. Penmanship, Florey believes, is about more than pretty loops and strokes. It's a way to understand our past, reflect ourselves in the present and maybe even improve our cognition in the future.' Grafolojik tartışmalar bir yana, yıllar önce yazdıklarına bakıp kendi yazısını tanıyamayınca şaşırabilir insan. Tıpkı gençlik fotoğraflarına bakıp şaşırmak gibi. Nasıl biz kilo alıyor, saçlarımızı değiştiriyor, apoletlerimizi çıkarıyorsak yazımız da şekilden şekle giriyor sanki. Oysa dijital harflerde bu yaşanmışlığın, bu yıllanmışlığın tadına varmak mümkün değil. Arial, hep aynı Arial. Ya da en azından onun tasarımını değiştirmek benim elimde değil. 'Ben tipografım, dijital alemde harflere kalemle olduğumdan daha hakimim' diyenlere şimdilik pek lafım yok.

Florey'den alıntı devam ediyor: '... I think there are a lot of people who just can't stand to see handwriting die. And it's not just old people!' Bu insanlardan biri benim, biri de babam (ki eminim annem ve birçok tanıdığım da aynı fikri paylaşıyordur). Benim militanlığımın ardında babam var zaten. Eve bitişik yazıyla yani el yazısıyla yazılmamış bir kartpostal gönderecek oldum; el yazımı kaybettiğim endişesi sardı sevgili babacığımı. Benden büyük olsa da babamın pek yaşlanmadığı bir gerçek. Yani Florey'nin çizdiği profile uyuyoruz: el yazısını savunanların hepsi yaşlı değildir. El yazısıyla övünen bir babanın el yazısıyla övünen kızı olarak şunu da belirtmem gerek: ikimiz de bilgisayarlarımızla gayet sıkı fıkıyız. Yani Bennett'in 'Yaşlı değiller belki ama dünyadaki gelişmelere yüz vermeyen tipler (out-of-touch people) olabilirler.' sözünün alttan alttan önerdiği gibi teknolojiye soğuk insanlar da değiliz. Şu bloğu yazıyor olmam bile dijital harflerden umutlu olduğumu gösterir sanırım.

Ne var ki bilgisayar ekranı müsvedde üzerinde çılgınca eklemeler, karalamalar yapmanın verdiği tatmini veremiyor. El yazısının kaçınılmaz düzensizliği, sayfalar aktıkça yorulan elden çıkan yazının büyümesi, hangi harfe dönüşeceğinin kararsızlığıyla üzerinde fazla duraklanmış bir noktada biriken mürekkep, bir yazdığınızın üstünüzü ne kadar karalasanız da bir daha asla o kağıdın yüzeyinden ayrılmayacağını bilmek... Çok şairane şeyler gibi geliyor biliyorum; ama biraz da ruhumuza özen göstersek ne kaybederiz? Klavyeyle yazmanın da heyecanlı tarafları var tabii ki: tuşlardan çıkan takur tukur ses, uzun ve yorucu bir cümlenin sonunda noktaya adeta bir kahraman havasıyla basmak... Yani neden hayatımda her ikisi de olabilecekken sadece biriyle yetineyim?

Word bağımlısı bir insanım; malum, ödevler... Hatta çoğu zaman doğrudan bilgisayarda yazarım. Bu yazıyı ise bir kafede oturmuş, yanımda bilgisayarda çalışan adamın şaşkın bakışları altında elde kaleme alıyorum. Konuyla alakalı bir refleks olsa gerek.

Burda durup bir noktada Bennett'a hak vermek istiyorum. (Ayrıca yeri gelmişken: içeriği benim için acı verici olsa da teknik olarak çok başarılı bir metin. Yoksa bu kadar yorum yapılamazdı üzerine.) Güzel yazı derslerinin yüklü bir miktar eğitimsel militarizm içerdiğine katılıyorum. Yani herkesin aynı el yazısıyla yazması ne korkunç olurdu! Zaten herkesin el yazısı yazması ne korkunç olurdu! Bennett bizim el yazısı dediğimiz cursive yazıya karşı olsa da diğer el yazısına yani normal yazıya o kadar da karşı görünmüyor -kendisi onu da kullanmamasına rağmen. Bence, bitişik olsun olmasın önemli olan insanın kendi 'el'ine, kendi tasarımı bir yazı stiline sahip olması. Hatta bu stilin de tercihen okunaksız olması =P Okunaksız, çirkin yazdığını düşünen arkadaşlarım var. Oysa tam da bu standart harici yazıları yüzünden ben o arkadaşlarımın yazdıkları kelimelerden büyük keyif alıyorum. Nasıl heceler tonlamayla, ses tonuyla anlam kazanabiliyorsa; harfler de 'el'le anlam kazanıyor bence.

Kısacası el yazısı yazmak şart değil. Ama elle yazmak bence şart. Yamuk yumuk, eciş bücüş olsun ama size özgü bir el yazınız olsun bence. Her şeyin aslında 'anlamsız' olduğu hayatımızda anlamsız da olsa böyle bir detaya yer var bence. Beynimizin kıvrımlarına olduğu kadar ruhumuzun kıvrımlarına da özen gösterelim.

Ben daha çok kafa ütülemeden ve uykusuz kalmadan burada kesiyorum.

Buzdolabının kapağında muzip mesajlar, eski kitapların arasında unutulmuş mektuplar bulup tadını çıkarmanız dileğiyle...

23 Eylül 2008 Salı

Ben müze gezmekten ne anlarım zaten...

Ziyaretçilere ters davranan müze görevlileri sinirimi bozuyor...

Bu tip görevliler şöyle alt gruplara ayrılıyor:

1. Bilet kuyruğunun başında durup, 'Sen sıranın ne zaman geldiğini anlamazsın, şimdi otur oturduğun yerde. Sonraki, diye emrettiğimde boş olduğunu gördüğün -onu da göremiyosun zaten!- gişeye git!' der gibi, sanki hapisaneye yeni gelen mahkumları banyo kuyruğuna sokarmış gibi davrananlar

2. Yanlış kapıdan, kuyrukta bekleyen kalabalıkları yara yara çıkmaya çalışırken onu duymamış olan -zaten duysa da muhtemelen ana dilinde olmayan bu uyarıyı anlamayacak olan- ziyaretçiyi sanki köpeğini çağırırmış gibi ıslıkla çağırmaya çalışanlar

3. Cep telefonuyla konuştuğu için kendisini duymayan bir ziyaretçiyi bu sefer bağırarak uyarmaya çalışan ve böylece o ana kadar durumdan -bırakın rahatsız olmayı- haberdar olmayan diğer ziyaretçileri kendisi rahatsız edenler

4. Yüzünüze ukala ukala ve kelimesi kelimesine 'Aman kapı koluna dokunmayın, onun restorasyonuna ne kadar para harcandı biliyor musunuz, bir şey olursa ömür boyu çalışsanız ödeyemezsiniz!' demekten utanmayanlar (Bunu hatırladıkça hala kan beynime sıçrıyor. Söyleyenin kafasını kapı koluyla kırası geliyor insanın...)


ve saire...


Bu tiplerin kimiyle şahsen muhattap oldum, kimine sadece tanık oldum. Ve bir iki tanesiyle bugün yeniden karşılaşınca yazasım geldi. Daha niceleri var tabii ama aklıma gelenler şimdilik böyle.

Ziyaretçiler de tip tip tabii. Kabul ediyorum ki onların da bir kısmı sinir bozucu oluyor. Yani bazen görevliler de sinirlenmekte haklı oluyorlar. Ama saygısızlıkta haklı olmuyor bence.

Bunun yanında, gününüzü aydınlatan görevliler de oluyor. Yüzünüze 'müzenin planını hala ezberleyemedin mi be şapşal turist' der gibi bakmayan, nerden çıkacağınızı açık ve net bir şekilde tarif eden güler yüzlü görevliler gibi.

Kısacası ben bugün biraz müze gezdim Barselona'da =)