faune et flore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
faune et flore etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Şubat 2010 Cumartesi

Mükemmel yazıyı beklerken...

Zaman geçiyor ve Fas gezisinin anıları siliniyor. 6-13 Şubat haftasından kalanların hepsi kaybolup gitmeden şunları paylaşmak istedim:

Fas görülmeye değer. Tur boyunca muhattap olduğumuz yerel turistik işletmeler ve organizasyonlar misafir ağırlamayı pek bilmeseler de ve genel bir zerafet eksikliği gözden kaçmasa da son yılların en zevkli, en çarpıcı gezilerinden biri oldu benim için. Bahçeşehir Üniversitesi Mimarlık Fakültesi hocalarının ve öğrencilerinin arasında pek keyifli, bol gırgırlı bir seyahatti.

Kazablanka, Fez, Rabat, Meknes, Marakeş ana noktaları arasında otobüsle katettiğimiz yolda berber şehirlerinden, avrupai üniversite kampüslerinden, antik kalıntılarından geçtik.

Beni en çok etkileyen, sokağa bakan sandalyeleri ve yuvarlak masalarıyla ve de fransizca isimleriyle Paris'i hatırlatan kafelerde cüppeleriyle oturmuş nane çayı içen adamların resmi oldu. Fas, güneyli bir coğrafya, batılı bir dekor ve doğulu bir nüfusun kafa karıştırıcı harmanı gibi. Biz, Türkler, bu tip kokteyllere alışık insanlarız. Belki de o yüzden Fas bana beklediğim kadar egzotik, otantik gelmedi. Gittiğimiz çoğu yerde beklediğim ihtişamı görmedim (tabii bunda çoğu anıtın, camiinin içine gir-e-memiş olmanın da etkisi olsa gerek; çoğu ziyaretçi almıyordu çünkü). Ama Marakeş'in yılan oynatıcılarının, sümüklüböcek çorbacılarının, kınacılarının, faytoncularının, meddahlarının, seyyar dişçilerinin toplandığı Cema-ül Fena Meydanı'ndan bir gece geçmiş olmak için bile Fas'a gitmeye değer. Ayrıca Fas'ta birden çok şehir görmenin güzelliği de var: her birinde ayrı bir renk hakim (Kazablanca-beyaz, Fez-sarı, Rabat-beyaz/yeşil kiremitli, Marakeş-kırmızı/kına) ve her birinde Küçük Taksinin (Petit Taxi: sadece 3 kişi alıyor.) rengi de farklı.



Son olarak, Fez'in eski çarşısından şöyle bir geçmek de lazım. Kasabı, fırını, manavı... hepsi açıkta, sokağa bakan bu çarşının her daracık köşesinden burnunuzda ayrı bir kokuyla dönüyorsunuz: et, tütsü, yanık yağ, tabakhane... Bu klostrofobik sokakcıklar ağının içinde ufacık bir odadan ibaret bir okula -sanırım, Kuran kursuna-da denk gelebiliyorsunuz (aşağıdaki resim), Fas usulü kuskus yiyebileceğiniz şaşaalı bir restorana da. Aynacılar çarşısında sokaklar biraz genişler gibi olsa da bir eşekle sizin yan yana geçmesine izin verecek kadar olmuyor hiçbir zaman. Sırtınızda 'Balak balak balak!!!!!' çığrışlarını duyduğunuzda duvara yaslanmanız, herhangi bir girintiye sığınıp gelen eşeğe yol vermeniz gerektiğini biliyorsunuz. Zira yükleri ağır, sahipleri sabırsız... Ve Fez'in daracık bir sokağında önünüzdeki adamın sırt çantasında 'Milli Görüş' adını okuyabiliyorsunuz.

Fas'tan ayrılmak da kolay değil aslında. Pasaport kontrolü öncesi, pasaport kontrolünde (beklendiği üzere...), pasaport kontrolü çıkışı, boardinge girmeden önce, boarding sırasında, boarding kartınız işlendikten sonra tübün başında, tübün sonunda uçağa binmeden önce olmak üzere 7 kere kontrol ediliyor pasaportunuz. Uzun bir vedaya hazırlıklı olun yani.

İşte, mükemmel bir gezi yazısını beklerken bu çıktı.

Daha fazla Fas fotoğrafı için bkz: http://www.flickr.com/photos/denizeyuce/sets/72157623469045854/

24 Nisan 2009 Cuma

F.C.Barcelona-Sevilla F.C. : més que un partit*

Geçtiğimiz çarşamba akşamı, aylar sonra nihayet Camp Nou'ya beklenen ziyaretimi gerçekleştirdim: Barselona-Sevilya lig karşılaşmasına gittim. Ev arkadaşım Anna'nın elindeki 2 kombine sayesinde maçı hem ücretsiz hem oldukça güzel bir yerden hem de 'rehberli' izledim.

Bir iki tezahürat öğrendim mesela. Ama burda yazılmaz, ayıp =P Genelde Real Madrid'e ithaf edilen tezahüratlar... 'Zıplamayan Madrid'lidir' gibi... Bu arada, ben bu yazıyı yazana kadar Madrid Sevilya'yı yendi ve Barselona Valensiya'yla berabere kaldı. İşler kızıştı. (4 puan farkla Barselona lider ve ligin bitmesine çok az kaldı)

Ben Madrid-Barselona çekişmesine çok takılmadan başka bir şey anlatmak istiyorum aslında: taraftar portreleri.

Barselona'nın en çok ziyaret edilen müzesinin ve turistik atraksiyonunun F.C.Barcelona Müzesi olduğunu söyleyeyim önce. Bu turistik ilgi maçlara da yansıyor haliyle. Metroda maça giderken çılgınca tezahürat yapanların hepsinin 'guiri' (giri) yani turist olması bundan. Genelde henüz 20sine gelmemiş zayıf, uzun, sarışın delikanlılar çeşitli aksanlarıyla 'Barselonaaaaa!' diye bağırırken katalanlar 'Aman bunlar da nerden çıktı...' der gibi bakıyorlar onlara. Çoğunda Barselona forması var; ama bir kısmı kendi takımlarının formasını giymeyi tercih etmiş. Tabii maça gelmeden içmeyi de unutmamış.

Maçtan bir saat kadar önce stada ulaştığımızdan hemen yerlerimize kurulduk ev arkadaşımla (Şeref tribünün tam karşısına düşen bölümde, ayıptır söylemesi). Yanımıza yaydığı kokudan sinirlerimiz iflas ettiği için kaç fıçı bira içtiğini tahmine zaten yanaşamadığımız, muhtemelen ingiliz bir amca geldi. Zaten o da yerini sora sora anca buldu ve en son yer gösteren adama da uzun bir zaman 'öpücem, valla süper adamsın' tarzında cümleler etti. Neyse ki onunla aramıza daimi bir taraftar, 70lerinde bir amca geldi oturdu. Kulağına da kulaklığını taktı ki maçı aynı anda radyodan takip edebilsin. Biraz daha sonra önümüzde ufak çaplı bir cingar çıktı: 2-3 genç gelip boş buldukları yere oturmuşlar; o yerlerin yaşlıca sahipleri gelince de kovulmayı pek sindiremediler. Gerçi saygısızlık biraz karşılıklıydı... Olay etraftakilerce yatıştırılınca benim hemen önümdeki 2 teyze başladılar dedikoduya, çeneye ve pikniğe. Ve bütün gece hiç durmadılar, maçı da hiç izlemediler. O kadar ki, kulağında kulaklığı olmasına rağmen yanımızdaki amca bile söylendi durdu onlara. Teyzelerin bir önünde de tam zıtları olacak şekilde fena taraftar bir abi bütün maç bağırdı, kızdı, alkışladı, küfretti, destekledi vs.

Tek tek portrelerin ötesinde Barselona taraftarı aslında oldukça organize. Karşı takıma ıslık, kendi oyuncularına tapınma, tezahüratlara eşlik, kaçan gollerden sonra bir ağızdan insanın içine dokunan bir 'uyh' çekme ve 4-0 giden maçın 85. dakikasından itibaren 'nasılsa yendik, bari kalabalığa kalmayalım' diyerek pıtır pıtır stadı terk etme vb durumlarda sonuna kadar birlikteler.

Uzun lafın kısası, futbolu canlı canlı izlemek bir başkaymış. Seneye benim de kombine alasım geldi. Hem o zaman Messi'yi ve Puyol'ü de izleme fırsatım olur belki. Sevilya maçında oynamadılar =( Ama canlı canlı ve hep birden olunca Iniesta, Xavi, Yaya Touré, pichichi (gol kralı) adayı Eto'o ve Dani Alves zaten aşırı dozda hayranlık ve hayret uyandırıyorlar. Bu arada isimleri yanlış yazmamak için kulübün sitesine bakarken doğum tarihleri dikkatimi çekti: Messi 86lı, Iniesta 84lü, Eto'o 81li, Alves 83lü.

Bir zamanlar yıldızlar o kadar büyük olurdu ki 'gençlik' hallerine hayran olurduk... Hayal kurmanın bir anlamı, bir heyecanı vardı yani =P Şimdi yıldızlara bakınca 'bu yaşıma geldim bi adam olamadım' duygusu uyanıyo insanda.


*més que un partit: bir maçtan çok daha fazlası (F.C.Barselona'nın 'Més que un club' sloganına atfen)



www.fcbarcelona.cat

20 Nisan 2009 Pazartesi

Köprüyü beklerken



Barselona sahili, alışveriş merkezi Maremagnum'a giden iskelenin önü. Limana fiyakalı bir giriş yapan gümrük teknesinin ardından köprünün yeniden 'köprü' halini almasını ve diğer tarafta kalan kalabalığın üzerlerine hücum etmesini heyecanla bekleyen turistler.





Kapanınca da böyle oluyor işte.

5 Nisan 2009 Pazar

Güzergâh

Uykuya dalmadan önce saçmalayasım var biraz.

Bugün kendimi sahile atasım geldi. Katalunya Meydanı civarındaydım. En kısa ve en turistik güzergâh olan La Rambla yerine, her zamanki gibi, ona paralel Portal de l'Angel'den indim sahile. Aslında bu 'sahile inme' aktivitesi çok hoşuma gidiyor. Bir çeşit engelli koşu, ya da Monkey Island tipi bir bilgisayar oyunu (adventure game) gibi geliyor bu yol bana. Yolda ilerlerken çarpmaman gereken başlıca aktörler: turistler, bisikletliler -ve kaykaylılar tabii ki-, liseliler, vb...

Bu güzergâhın bir güzel yanı da meydan-sokak-daha dar sokak-meydan-... gibi bir dizin içinde sürekli değişen bir dekorda ilerliyor olmanız. Portal de l'Angel'in alışveriş kalabalığını Katedral'in keyfine düşkün yaya kalabalığına, Jaume Meydanı'nın Sardana dansçılarını San Miquel Meydanı'nda kahve içen tek tük insanlara ve bütün bunların sonunda dar sokakları Drassanes'in, Kolomb Anıtı'nın geniiiş yollarına bağlayan bir güzergâhtır bu. Kah daralır kah genişler, kah hızla gidilir kah anca ufak adımlar atılır. Yolun sonunda ise en büyük 'engel' vardır: Limandaki yaya köprüsü. Şimdilik ben üstündeyken açılmadı; ama yaya trafiği kesintisiz akarken bile aslında akmaz bu köprüde. Çünkü köprü dar, sahile ulaşmak isteyen çok. Özellikle de kıyıdaki banklara. Ve üç parça olan bu köprünün tam ortasındaki parçada yürüyorsanız bir aşağı bir yukarı sallanıp durursunuz.

Bugünkü gibi serin ama günden kalma bir sıcaklığı da taşıyan, açık havada oturmaya teşvik eden bahar akşamlarında tavsiye edebileceğim bir rotadır bu.

Bu hava yüzünden ben hep Ege'de bir sahil kasabasında, akşam, kapı önü merdivenlerinde ya da plajdaki salaş kahvede oturup çekirdek eşliğinde edilen 'aynalı' muhabbetler düşler dururum. Aslında balkonların loş sarı ışıkları altında geçen fasıl gecelerini ucundan yakalamış olduğuma göre, belki bu düşkünlüğüme nostalji bile denebilir.

Böyle bir şeylerdi işte bu akşam aklımdan geçenler.

Keyifli baharlar =)

13 Aralık 2008 Cumartesi

window shoppers!


Barselona'nın çeşitli üniversitelerinde irili ufaklı grevler devam ederken; Universitat Meydanı'nda Yunanistan'daki olayları desteklemek için toplanan gruba polis müdahale etmişken; işten çıkarılanların sayısı her geçen gün artarken; vb çeşit çeşit boy boy gerginlik yaşanırken buralarda; yine beklenmedik bir anda, sıradanın altında kötünün üstünde bir öğleden sonra, gülümsemek için başka bir nedenim daha oldu.

Ve yine çocuklar sayesinde oldu. Sanırım 'çocuk görmek' bende batıl inanca dönüşecek yavaştan. 'Bugün çok şeker bir çocuk gördüm, demek ki günüm iyi geçecek!'...

Neyse, anekdotuma döneyim. Malum, Noel telaşı sardı dükkanları. Sokakların ışıklandırılması tamamlandı. Sıra vitrinlerin süslenmesinde. Bu süslenme sürecine pek denk gelmemişimdir şimdiye kadar. Ama salı günü (9/12) birini yakaladım =P Jaume Meydanı civarındaki La Central kitapçısında vitrinin süslenmesi işini genç ve azimli çalışanlardan biri üstlenmiş. Kızcağız elinde bir tipex kalemle iki büklüm olmuş Barselona'nın meşhur binalarını çiziyor içerden vitrin camına. Ben gördüğümde Sagrada Familia'yı bitirmiş, adını bilmedeğim ama şeklini şemalini tanıdığım bir gökdelene geçmişti. O içerde L olmuş gökdelenin çelik gövdesini çizgi çizgi çizerken dışarda da minik hayranları toplanmış 'şöyle yapsak şaşırır mı, böyle seslensek kızar mı, boo diye bağırsak korkup kalemi kaydırır mı?' gibisinden tepkilerle kızcağızın dikkatini dağıtmaya çalışmakla sevgi gösterisinde bulunmak arası bir tantana yapıyorlar. Ben önce hayran grubunun arkasından izledim sahneyi. Sonra içeri girip biraz da vitrinin arkasından ufaklıkları izledim. Kızın anlattığına göre bir saat azimle izlemiş onu hayranları. Ben çıkarken hala ordalardı...

22 Kasım 2008 Cumartesi

şıkır şıkır? henüz değil...

Barselona'ya daha önce üç defa turist olarak gelmiştim. Şimdiye kadar aklımda hep sıcakla, hatta yapış yapış nemle, ağustos yağmurlarıyla eşleşmiş olan şehrin sokaklarını Noel aydınlatmaları sarıyor adım adım. Önce okula gittiğim yol, şimdi de La Rambla Noel'e hazırlandı. Lambalar henüz yanmıyor gerçi... Barselona'nın bu kışlık halini görünce, kendimi şehrin bir parçası gibi hissetmeye başladım bugün. Ya da tam tersi...

8 Ekim 2008 Çarşamba

faune et flore (fauna ve flora)

Eğitim hayatımın ilk yıllarından kalma 'Çevremizi tanıyalım' prensibinden yola çıkarak, çoğunlukla fakülte ve civarında olduğum bu günü etrafıma daha dikkatli bakarak geçirdim.

Gün boyunca farkına vardıklarım ya da aklımdan geçenler şunlar oldu:

Fakülte adeta bir bermuda şeytan üçgeninin ortasında: üç taraftan, benim içinde kaybolmam için tasarlanmış kitapçılarla çevrili. İkisini keşfettim şimdilik. Ama henüz kıyılardayım.

Yine fakülteyi sarmalayan sokaklardan birinde kırtasiye-sahaf karışımı bir dükkan var. Adına dikkat etmemişim ne yazık ki... Ama önemli dergilerin -özellikle sinema- eski sayıları, ikinci el kitaplar, ucuz dvdler ve dükkana hakim olan caz melodisi göz önünde bulundurulursa, nasılsa tekrar gideceğim oraya. Bu sefer adını da öğrenirim.

Barselona Güncel Sanat Müzesi'nin karşısında okuyup da müzenin önündeki meydan-vari mekanda oturmadan -diğer bir deyişle, bir şeyler okumaya çalışırken aslında etrafı dinlemeden-olmaz. Ben de kırtasiye işimi hallettikten, yemeğimi de yedikten sonra MACBA'nın önünde oturdum; açtım önüme ders programlarımı (a evet, burda hoşuma giden bir şey de hafta hafta işlenecek konunun, dersin amacının ve yönteminin, gelecek konuk hocaların, yapılacak ödevlerin, okunacak kitapların uzun uzun anlatıldığı ders programları...). Ama onlarla işimi kısa tuttum. Tepemden -sadece benim değil tabii, müzenin önündeki platformda oturan herkesin tepesinden ve daha çok sağından solundan- atlayıp duran kaykaycıları izlemeye başladım.

MACBA'nın girişi tasarlanırken böyle işlev öngörülmüş müydü bilmiyorum. Ya da müzedekilerin bu kullanım hakkında ne düşündüklerini... Ama o meydana ses getirmiş kaykay trafiği. Sadece kulak verilince / --------------- !! / gibi şematize etmeye yelteneceğim bir dizge sürekli tekrar ediyor insanın beyninde. Programları okurken bir yandan bu ritmin bende bir beklenti yarattığını fark ettim. Sondaki ünlem yere iniş kısmının başarılı olup olmamasını takiben değişik haller alıyor çünkü. Ünlem sayısı arttıkça başımı kaldırıp kaykaycının sağlığını kontrol edesim geldi benim de. Sonra, 'madem ses bu kadar ilgimi çekti, bari seyredeyim' deyip kağıtları topladım ve bir süre kaykaycıları izledim. Bu arada, profesyonel olup olmadıklarını bilmiyorum. Yine de en azından bir kaçı ciddi ciddi antrenman yapıyor gibiydiler. Müzenin önünde yayılmış bizler, çok heyecanlı bir izleyici kitlesi olmasak da en azından tehlikeli atlayışlar başarıyla sonuçlanınca memnuniyetimizi, pisi pisine düşüşlerde 'tüh'lerimizi paylaşarak dahil olduk onların antrenmanlarına.

Antrenmanın sonunu beklemeden fakültenin kütüphanesine geçtim. Zira okumalarıma hızlı bir giriş yapmazsam pek toparlanamayacağım Sanat Tarihi konusunda. Fakültenin kapısına yürürken hep solumda, zeminle bodrum arasında asansörde kalmış gibi duran devasa pencerelerinden içini gördüğüm kütüphaneye bugün ilk defa girdim. Ve o pencerelerin dibinde bir masaya yerleştim. Camın sokak tarafından içeriye bakmak kadar, içerden-aşağıdan sokağa bakmak da ilginçmiş doğrusu (Kütüphaneye gidip de sürekli boynum havada dışarıyı izlemedim tabii, önce gerektiği gibi okumamı yaptım =P). Ama bence camdan içeriyi keşfetmeye çalışan şirincik benden daha çok eğleniyordu. Elleriyle cama dayanıp merakla aşağıdakileri inceleyen, zaman zaman abrakadabra usülü camı ortadan kaldırıp bizlere katılmaya çalışan bu sevimli yaratık o camın ardında yatan fikre şimdiden hakim olmuş sanki. İçerisiyle dışarısı arasında kurulmuş, içerinin çekiciliğini arttırmayı amaçlayan bir şeffaflık...

Günün geri kalanını düşündüm de, o ufaklıktan sonra yeni bir başlık açmaya gerek yok bence. Bu günün en parlak anı oydu çünkü.


A reveure!



NOT: Yorumlardaki konu önerilerini okudum =) İlgili konular hakkında çalışmalarım sürüyor. Yakında sonuçları paylaşacağım sizlerle...

23 Eylül 2008 Salı

Ben müze gezmekten ne anlarım zaten...

Ziyaretçilere ters davranan müze görevlileri sinirimi bozuyor...

Bu tip görevliler şöyle alt gruplara ayrılıyor:

1. Bilet kuyruğunun başında durup, 'Sen sıranın ne zaman geldiğini anlamazsın, şimdi otur oturduğun yerde. Sonraki, diye emrettiğimde boş olduğunu gördüğün -onu da göremiyosun zaten!- gişeye git!' der gibi, sanki hapisaneye yeni gelen mahkumları banyo kuyruğuna sokarmış gibi davrananlar

2. Yanlış kapıdan, kuyrukta bekleyen kalabalıkları yara yara çıkmaya çalışırken onu duymamış olan -zaten duysa da muhtemelen ana dilinde olmayan bu uyarıyı anlamayacak olan- ziyaretçiyi sanki köpeğini çağırırmış gibi ıslıkla çağırmaya çalışanlar

3. Cep telefonuyla konuştuğu için kendisini duymayan bir ziyaretçiyi bu sefer bağırarak uyarmaya çalışan ve böylece o ana kadar durumdan -bırakın rahatsız olmayı- haberdar olmayan diğer ziyaretçileri kendisi rahatsız edenler

4. Yüzünüze ukala ukala ve kelimesi kelimesine 'Aman kapı koluna dokunmayın, onun restorasyonuna ne kadar para harcandı biliyor musunuz, bir şey olursa ömür boyu çalışsanız ödeyemezsiniz!' demekten utanmayanlar (Bunu hatırladıkça hala kan beynime sıçrıyor. Söyleyenin kafasını kapı koluyla kırası geliyor insanın...)


ve saire...


Bu tiplerin kimiyle şahsen muhattap oldum, kimine sadece tanık oldum. Ve bir iki tanesiyle bugün yeniden karşılaşınca yazasım geldi. Daha niceleri var tabii ama aklıma gelenler şimdilik böyle.

Ziyaretçiler de tip tip tabii. Kabul ediyorum ki onların da bir kısmı sinir bozucu oluyor. Yani bazen görevliler de sinirlenmekte haklı oluyorlar. Ama saygısızlıkta haklı olmuyor bence.

Bunun yanında, gününüzü aydınlatan görevliler de oluyor. Yüzünüze 'müzenin planını hala ezberleyemedin mi be şapşal turist' der gibi bakmayan, nerden çıkacağınızı açık ve net bir şekilde tarif eden güler yüzlü görevliler gibi.

Kısacası ben bugün biraz müze gezdim Barselona'da =)